ZAMANSIZLIK VE KADER
Bu noktaya kadar anlattıklarımızla birlikte, gerçekte
“üç boyutlu bir mekan”ın aslı ile muhatap olmadığımız, tüm yaşamımızı
zihnimizdeki bir mekan içinde sürdüğümüz kesinlik kazanmaktadır. Bunun
aksini iddia etmek, akıl ve bilimsellikten uzak bir batıl inanç
olacaktır. Çünkü dışımızdaki dünyanın aslı ile muhatap olmamız mümkün
değildir.
Bu durum, evrim teorisinin de temelini oluşturan materyalist felsefenin
birinci varsayımını çürütür. Bu varsayım, maddenin mutlak ve sonsuz
olduğu varsayımıdır. Materyalist felsefenin ikinci varsayımı ise,
zamanın mutlak ve sonsuz olduğu varsayımıdır ki, bu da diğeri kadar
batıl bir inanıştır.
ZAMAN ALGISI
Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla kıyaslama
yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Bir cisme vurduğumuzda
bundan belirli bir ses çıkar. Aynı cisme tekrar vurduğumuzda yine bir
ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu
düşünür ve bu süreye “zaman” der. Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci
ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var
olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla
kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman
algısı da olmayacaktır.
Aynı şekilde kişi, bir odaya
kapısından girip sonra da odanın ortasındaki bir koltuğa oturan bir
insanı gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda,
onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru yürümesi ile ilgili
görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman algısı, koltuğa
oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya
çıkar.
Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım bilgiler arasında kıyas
yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu
tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın
“ben otuz yaşındayım” demesinin nedeni, beyninde söz konusu otuz yıla
ait bazı bilgilerin biriktirilmiş olmasıdır. Eğer hafızası olmasa,
ardında böyle bir zaman dilimi olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı
tek bir “an” ile muhatap olacaktır ki bu nokta çok önemlidir.
İnsanlara geçmişte, gelecekte veya şimdi oluyor gibi gözüken bütün olaylar, aslında maddeye, zamana ve mekana bağlı olmayan Allah katında aynı anda olup bitmiştir. Aynı şekilde sonsuzluk da Allah katında yaşanmış, bitmiştir. Tıpkı bir film şeridindeki karelerin hepsinin aynı anda var olması gibi. |
ZAMANSIZLIĞIN BİLİMSEL ANLATIMI
Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim adamlarından örnekler vererek
konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım. Nobel ödüllü ünlü genetik
profesörü ve düşünür François Jacob, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında
zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:
Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir
dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün
fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya
fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde
bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan
çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle
suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için
bir eğri boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği
böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı
şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey
olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir.- François
Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayınları, 1996, s. 111Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir. Eğer hafızamızdaki bilgiler geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi dizilse, zamanın akışı da bizim için geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi olacaktır. Böyle bir durumda, geçmişi gelecek, geleceği de geçmiş olarak algılamaya başlar, hayatı şimdiki düzeninin tam tersi bir düzende yaşarız.
Gerçekte ise zamanın nasıl aktığını, ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.
Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi sayılan Einstein’ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı ile de doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:
Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı’nı çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor… Nasıl uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası ise, zaman da olayların olasılı bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein’in sözleri açıklar: “Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar ‘daha önce’ ve ‘daha sonra’ ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur. -Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları, 1980, ss. 52-53
Einstein’ın bu sözlerinden, zamanın ileriye doğru aktığı fikrinin tamamen bir şartlanma olduğu anlaşılmaktadır.
Einstein, Barnett’in ifadeleriyle, “uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş”tir.( Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, s. 17) Genel Görecelik Kuramı’na göre “zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur.”
Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.
Zamanın akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek doğal bir saat yoktur. Lincoln Barnett’in belirttiği gibi “rengi ayırt edecek bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir.”- Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, s. 58
Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde yaşanır. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek de, gerçekte her şey birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüştür.
Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek üzerinde düşünelim. Özel olarak dizayn edilmiş tek pencereli bir odaya konup, burada belirli bir süre geçirdiğimizi düşünelim. Odada geçen zamanı görebileceğimiz bir de saat bulunsun. Aynı zamanda odanın penceresinden güneşin belirli aralıklarla doğup-battığını görelim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kaldığımız sorulduğunda vereceğimiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindiğimiz bilgi, hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak yaptığımız hesaptır. Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız. Ama eğer bizi bu odaya koyan kişi bize gelir de, “aslında sen bu odada iki gün kaldın” derse ve pencerede gördüğümüz güneşin aslında suni olarak oluşturulduğunu, odadaki saatin de özellikle hızlı işletildiğini söylerse, bu durumda yaptığımız hesabın hiçbir anlamı kalmaz.
Bu örnek de göstermektedir ki, zamanın akış hızıyla ilgili bilgimiz, sadece algılayana göre değişen referanslara dayanmaktadır.
Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya konmuş somut bir gerçektir. Einstein’ın Genel Görecelik Kuramı göstermektedir ki zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine olan uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır daha yavaş işleyerek sanki “durma” noktasına yaklaşmaktadır.
Bunu Einstein’ın bir örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden biri Dünya’da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. Aynı örnek hızı ışık hızının yüzde doksan dokuzuna yakın olan bir roketle uzayda yolculuk yapan bir baba ve dünyada kalan oğlu için de düşünülebilir; “eğer babanın yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30 dünya senesi sonra baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba ise 30 yaşında olacaktır.”- Paul Strathern, Einstein ve Görelilik Kuramı, Gendaş Yayınları, 1997, s. 57
Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; tüm maddesel sistemin atom altı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi işlemler daha ağır işlemektedir. Böylelikle kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark etmeden günlük yaşamını sürdürür.
Einstein’ın Rölativite teorilerinin yayınlanmasının üzerinden 84 yıl geçmiştir. Bu süre içinde teoriler birçok kez testten geçmiştir ve her defasında Einstein haklı çıkmıştır.- Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları, 1980, s. 84
KURAN’DA İZAFİYET
Modern bilimin bu bulgularının bize gösterdiği sonuç, zamanın
materyalistlerin sandığı gibi mutlak bir gerçek değil, göreceli bir algı
oluşudur. İşin ilginç yanı ise, 20. yüzyıla dek bilimin farkında
olmadığı bu gerçeğin, bundan 14 asır önce indirilmiş olan Kuran’da
bildirilmesidir. Kuran ayetlerinde, zamanın izafi bir kavram olduğunu
gösteren açıklamalar bulunur.
Modern bilim tarafından doğrulanan, zamanın psikolojik bir algı
olduğu, yaşanan olaya, mekana ve şartlara göre farklı algılanabildiği
gerçeğini pek çok Kuran ayetinde görmek mümkündür. Örneğin bir insanın
bütün hayatı, Kuran’da bildirildiğine göre çok kısa bir süredir:Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)
Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar… (Yunus Suresi, 45)
Bazı ayetlerde ise insanlara zamanın sandıklarından da kısa bir sürede geçtiği şöyle bildirilir.
Dedi ki: Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.” Dedi ki: “Yalnızca az (zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,” (Müminun Suresi, 112-114)
Başka bazı ayetlerde de, zamanın farklı ortamlarda farklı bir akış hızıyla geçtiği bildirilir:
… Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47)
Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir. (Secde Suresi, 5)
Bu ayetler, zamanın izafiyetinin çok açık birer ifadesidir. Bilim tarafından 20. yüzyılda ulaşılan bu sonucun bundan 1400 yıl önce Kuran’da bildirilmiş olması ise, elbette, Kuran’ın zamanı ve mekanı tümüyle sarıp kuşatan Yüce Allah’ın indirdiğinin delillerinden biridir.
Kuran’ın daha pek çok ayetinde kullanılan üslup açıkça zamanın bir algı
olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle de kıssalarda bu anlatımı görmek
mümkündür. Örneğin Allah Kuran’da bahsedilen mümin bir topluluk olan
Kehf ehlini üç yüzyılı aşkın bir süre derin bir uyku halinde tutmuştur.
Daha sonra uyandırdığında ise bu kişiler zaman olarak çok az bir süre
kaldıklarını düşünmüşler, ne kadar uyuduklarını tahmin edememişlerdir:
Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir
uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi
hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık. (Kehf Suresi, 11-12)“Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir…” (Kehf Suresi, 19)
Aşağıdaki ayette anlatılan durum da zamanın aslında psikolojik bir algı olduğunun önemli bir delilidir.
Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: “Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?” Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: “Ne kadar kaldın?” O: “Bir gün veya bir günden az kaldım” dedi. (Allah ona:) “Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?” dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: “(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 259)
Görüldüğü gibi bu ayet zamanı yaratan Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu açıkça göstermektedir. İnsan ise Allah’ın kendisi için takdir ettiği zamana bağımlıdır. Ayette görüldüğü gibi insan ne kadar uykuda kaldığını dahi bilmekten acizdir. Böyle bir durumda (materyalistlerin çarpık mantığında olduğu gibi) zamanın mutlak olduğunu iddia etmek, son derece akıl dışı olacaktır.
alt başlık– KADER
Zamanın izafi oluşu, bize çok önemli bir gerçeği göstermektedir: Bu
izafiyet o kadar değişkendir ki, bizim için milyarlarca yıl süren bir
zaman dilimi, bir başka boyutta sadece tek bir saniye bile sürebilir.
Hatta, evrenin başından sonuna kadar geçen çok büyük bir zaman dilimi,
bir başka boyutta, bir saniye bile değil, ancak bir “an” sürüyor
olabilir.
İşte çoğu insanın tam olarak anlayamadığı, materyalistlerin ise
anlayamayarak tümden reddettikleri kader gerçeğinin özü buradadır.
Kader, Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları bilmesidir. İnsanların
önemli bir bölümü ise, Allah’ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl
bildiğini sorarlar ve kaderin gerçekliğini anlayamazlar. Oysa
“yaşanmamış olaylar”, bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana
ve mekana bağlı değildir, zaten bunları yaratan Kendisi’dir. Bu nedenle
Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup,
bitmiştir.Lincoln Barnett, Genel Görecelik Kuramı’nın bu gerçeğe nasıl işaret ettiğinden, Evren ve Einstein isimli kitabında bahsetmektedir. Barnett’e göre, varlıkları bütün anlamında ancak “bütün yüceliğiyle kozmik bir zihin” kavrayabilir. Barnett’in “kozmik zihin” dediği İrade, tüm evrene hakim olan Allah’ın ilmi ve aklıdır. Bizim bir cetvelin başını, ortasını, sonunu ve aralarındaki tüm birimleri bir bütün olarak tek bir anda kolayca görebilmemiz gibi, Allah da bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak bilir. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, Allah’ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar.
Bu arada bazı kimselerin öne sürdüğü çarpık kader anlayışının yanlışlarına da dikkat etmek gerekir. Bu çarpık kader anlayışında, Allah’ın insanlara bir “alın yazısı” belirlediği, ama onların kimi zaman bunu değiştirdikleri gibi batıl bir inanış vardır. Örneğin ölümden dönen bir hasta için “kaderini yendi” gibi cahilce ifadeler kullanılır. Oysa kimse kaderini değiştiremez. Ölümden dönen kişi, kaderinde ölümden dönmesi yazılı olduğu için ölmemiştir. “Kaderimi yendim” diyerek kendilerini aldatanların bu cümleyi söylemeleri ve o psikolojiye girmeleri de, yine kaderlerindedir. Nitekim ayette “….Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır.” (Fatır Suresi, 11) diye buyurularak bunların hepsinin kaderde olduğu gerçeği bildirilmektedir. Çünkü kader Allah’ın ilmidir ve tüm zamanı aynı anda bilen ve tüm zamana ve mekana hakim olan Allah için, her şey kaderde yazılmış ve bitmiştir.
Allah için zamanın tek olduğunu Kuran’da kullanılan üsluptan da anlarız; bizim için gelecek zamanda olacak bazı olaylar, Kuran’da çoktan olup bitmiş bir olay olarak anlatılır. Örneğin, ahirette insanların Allah’a verecekleri hesabın belirtildiği ayetler, bunu çoktan olup bitmiş bir olay gibi anlatmaktadır:
Sur’a üfürüldü; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbi’nin nuruyla parıldadı; kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi… (Zümer Suresi, 68-73)
İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler…(Zümer Suresi, 71)
Korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. (Zümer Suresi, 73)
Bu konudaki diğer örnekler ise şöyledir:
(Artık) Her bir nefis yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. (Kaf Suresi, 21)
Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış-za’fa uğramıştır.’ (Hakka Suresi, 16)
Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde yaslanıp-dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler. (İnsan Suresi, 12-13)
Görebilenler için cehennem de sergilenmiştir. (Naziat Suresi, 36)
Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. (Mutaffifin Suresi, 34)
Suçlu-günahkarlar ateşi görmüşlerdir, artık içine kendilerinin gireceklerini de anlamışlardır; ancak ondan bir kaçış yolu bulamamışlardır. (Kehf Suresi, 53)
Görüldüğü gibi, bizim için ölümümüzden sonra yaşanacak olan bu olaylar, Kuran’da yaşanmış ve bitmiş olaylar olarak anlatılmaktadır. Çünkü Allah, bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutundan münezzehtir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş, insanlar bunları yapmış ve tüm bu olaylar yaşanmış ve sonuçlanmıştır. Küçük büyük her türlü olayın, Allah’ın bilgisi dahilinde gerçekleştiği ve bir kitapta kayıtlı olduğu gerçeği ise aşağıdaki ayette haber verilir:
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)
California Üniversitesi nörofizyologlarından Prof. Benjamin Libet, 1973
yılında yaptığı deneyler sonucunda tüm kararlarımızın, seçimlerimizin
önceden belirlendiğini, bilincin ise herşey olup bittikten yarım saniye
sonra devreye girdiğini ortaya koymuştur. Bu durum diğer
nörofizyologlarca da, hep geçmişte yaşadığımız ve bilincimizin tüm
yaşananları yarım saniye sonra gösteren bir “monitör” gibi olduğu
şeklinde yorumlanmaktadır. Benjamin Libet, “Unconscious cerebral
initiative and the role of conscious will in voluntary action”, The
Behavioral and Brain Sciences, 1985, ss. 529-566
Dolayısıyla algıladığımız deneyimlerin hiçbiri gerçek zamanda
değildir, fakat gerçek olaylardan yarım saniye kadar gecikmelidir.
Benjamin Libet, çalışmalarını beyin ameliyatlarının narkoz verilmeden,
yani hastanın bilinci tamamen yerindeyken yapılabilmesinden yararlanarak
gerçekleştirmiştir. Libet, deneklerin beyinlerini düşük elektrik
akımlarıyla uyararak, ellerine dokunulduğu algısı oluştururken, denekler
bu “dokunuşu” neredeyse yarım saniye önce hissettiklerini söylüyorlar.
Benjamin Libet yaptığı ölçümler sonucunda şöyle bir sonuca varmıştır:
Normalde tüm algılar beyne iletiliyor. Burada bilinçaltında
değerlendirilip yorumlanırken, ben(lik) hiçbir şeyin farkında değil.
Zihnimizde canlanan, yani farkına varabildiğimiz bilgilerse epeyce uzun
bir gecikmeden sonra, kortekse -bilincin bulunduğu bölgeye-
gönderiliyor. .
(http://www.genetikbilimi.com/genbilim/bilincbeyninkuklasi.htm)Prof. Benjamin Libet’in deneylerinde bu gecikme 350 milisaniye ile 500 milisaniye arasında değişmektedir, fakat ortaya çıkan sonuç bu rakamlardaki kesinliğe bağlı değildir. Çünkü Libet’e göre bu gecikme olduğu sürece -ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun, bir saat ya da bir mikro saniye olması fark etmeksizin- bizim maddesel olan şu anı yaşamamız, her zaman geçmiştedir. Bu her düşüncenin, duygunun, algının ya da hareketin, biz şuuruna varmadan önce gerçekleştiğini gösterir ki, bu da geleceğin tamamıyla bizim kontrolümüz dışında olduğunu ispatlamaktadır.
Prof. Benjamin Libet, diğer bazı deneylerinde parmaklarını ne zaman hareket ettireceklerinin seçimini deneklere bırakmıştır. Parmaklarını hareket ettirme anı beyinlerinden izlenen deneklerin bu kararı almadan evvel, ilgili beyin hücrelerinin faaliyete geçtiği görülmüştür. Diğer bir deyişle kişiye “yap” emri gelmekte, hareketi yapmak üzere beyin hazırlanmaktadır; kişi ise ancak 0,5 saniye sonra bunun bilincine varmaktadır. Bir hareketi yapmaya karar verip de sonra yapmakta değildir, kendisi için önceden belirlenen hareketleri yapmaktadır. Fakat beyin, bir zaman ayarlaması yaparak insanın aslında geçmişte yaşadığı hissini ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla şu an dediğimizde, geçmişte belirlenmiş bir olayı yaşıyoruz. Görüldüğü gibi bu çalışmalar, İnsan Suresi’nin 30. ayetinde bildirildiği gibi, herşeyin Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini tasdik etmektedir.(Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Araştırma Yayıncılık)
http://faculty.virginia.edu/consciousness/new_page..
BİLİMİN İSPATLADIĞI GERÇEK: YAŞANMIŞ KADERİNİZİ SEYREDİYORSUNUZ!
Bir atom parçacığının nerede ve ne hızda
hareket edeceğini 43 saniye önceden tespit eden bir model geliştiren
Hollandalı fizikçi Hooft, kaderin varlığını bilimsel olarak ispatladı.
Bu konuyu ele alan bir araştırmanın son derece çarpıcı
bilimsel sonuçları Amerika’nın dünyaca ünlü bilim dergisi New
Scientist’a kapak oldu. Nobel ödüllü Gerard Hooft’un yeni
sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramını somut ve bilimsel
delillerle ortaya koydu ve bilim dünyasında çok büyük yankı uyandırdı.
Araştırmanın bir diğer dikkat çekici yönü ise, kader kavramına karşı
çıkan bilim adamlarının bugüne kadar dayanak gösterdiği teoriyi çürütmüş
olmasıydı.
Araştırma kapsamında Hooft, “Bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini” aynı
anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. Hooft, bir
atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme
kapasitesine ulaştı.New Scientist tarafından dünyanın en iyi matematikçileri arasında gösterilen John Conway ile Simon Kochen, araştırmayı “özgür irade” kavramının ölümü olarak yorumluyorlar. Princeton Üniversitesi’nde görev yapan Conway şöyle diyor:
“Eğer Hooft gibi bir insan atomun konumu ve hareketini aynı anda tespit edebiliyorsa, üstün bir zekaya sahip olan bir varlık evrendeki tüm parçacıkların etkileşimini takip edebilir.Bir başka deyişle özgür irademizle yaptığımız seçimlerin belirsizliğinin ardında belirleyici bir düzen vardır.”
Yanlış Bir Kader Anlayışına Dikkat!
Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta,
yanlış bir kader anlayışından kaçınmak gerektiğidir. Bazı insanlar,
“nasıl olsa kaderimde ne varsa o olacak, o zaman benim hiçbir şey
yapmama gerek yok” diyerek çarpık bir kader anlayışı geliştirirler. Her
yaşadığımızın kaderimizde belli olduğu bir gerçektir. Biz daha o olayı
yaşamadan önce o olay Allah Katında yaşanmıştır ve bilgisi de tüm
detayları ile Allah Katındaki Levh-i Mahfuz isimli kitapta yazılıdır.
Ancak, Allah her insana sanki olayları değiştirme, kendi karar ve
seçimine göre hareket etme imkanı varmış gibi bir his verir. Örneğin
insan, su içmek istediğinde bunun için “kaderimde varsa içerim” diyerek
oturup beklemez. Bunun için kalkar, bardağı alır ve suyunu içer.
Gerçekten de kaderinde tespit edilmiş bardakta, tespit edilmiş miktarda
suyu içer. Ancak, bunları yaparken kendi iradesi ve isteği ile yaptığına
dair bir his duyar. Ve hayatı boyunca bu hissi her yaptığı işte yaşar.
Allah’a ve Allah’ın yarattığı kaderine teslim olmuş bir insan ile bu
gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki fark şudur: Teslimiyetli olan
insan, kendi yaptığı hissini yaşamasına rağmen, bunların tümünü Allah’ın
dilemesi ile yaptığını bilir. Diğeri ise, her yaptığını kendi aklı ve
gücü ile yaptığını zannederek yanılır.
Kader denilince anlaşılması gereken, küçük büyük,
herhangi bir ayrım olmaksızın tüm olayların, davranışların ya da
kararların önceden takdir edilmiş olduğudur. Kaderinizde çay içmek varsa
çay içer, tatlı yemek varsa tatlı yersiniz. Yaptığınız seçim size bu
yönde verilen bir his dolayısıyladır. Hayatınız boyunca buna benzer
sayısız tercih yaparsınız. Nasıl ki doğumunuz, geçireceğiniz
hastalıklar, evliliğiniz veya ölümünüz Allah Katında belirli ise,
yapacağınız tercihlerin tümü de Allah’ın dilemesi ile yapacağınız ve
O’nun Katında yapılmadan önce bilinen tercihlerdir.
Küçük büyük her türlü olayın, Allah’ın bilgisi dahilinde
gerçekleştiği ve bir kitapta kayıtlı olduğu gerçeği bir ayette şöyle
haber verilir:
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında
Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir
iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler
durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden
uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki,
apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)|
Kochen ise konuyu şöyle bir örnekle anlatıyor:
”Önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. Çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. Biz özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Eğer Hooft’un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir.” |
BİR BAŞKA ARAŞTIRMA
BİR ARAŞTIRMA, BEYNİN, KİŞİ DAHA FARKINA VARMADAN 10 SANİYE ÖNCE KARAR VERDİĞİNİ ORTAYA KOYDU
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8701351.asp?gid=229&sz=36751
MATERYALİSTLERİN ENDİŞESİ
Maddenin gerçeği ile zamansızlık ve mekansızlık konularını ele aldığımız
bu bölümde anlatılanlar, aslında son derece açık gerçeklerdir. Daha
önce de ifade edildiği gibi bunlar kesinlikle bir felsefe ya da bir
düşünce biçimi değil, reddedilmesi mümkün olmayan bilimsel sonuçlardır.
Teknik bir gerçek olmasının dışında, akla dayalı ve mantıksal deliller
de bu konuda başka alternatife imkan tanımamaktadır: Evren, onu meydana
getiren maddeler ve içindeki insanlarla ve zamanla birlikte bir görüntü
varlıktır. Yani aslı ile muhatap olamadığımız zihinde yaşanan bir
algılar bütünüdür.
Materyalistler bu gerçeği anlamakta zorluk çekerler. Materyalistlerin
bu konuyu anlayamamalarının asıl nedeni ise, anladıklarında karşı
karşıya kalacakları gerçekten bilinçaltlarında büyük bir korku
duymalarıdır. Lincoln Barnett, bu konunun sadece “sezilmesinin” bile
materyalist bilim adamlarını korku ve endişeye sürüklediğini şöyle
belirtiyor:Filozoflar tüm nesnel gerçekleri algıların bir gölge dünyası haline getirirken, bilim adamları insan duyularının sınırlarını korku ve endişe ile sezdiler.- Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları, 1980, s. 17-18
Maddenin aslı ile muhatap olamadığı ve zamanın bir algı olduğu gerçeği anlatıldığında bir materyalist büyük bir korkuya kapılır. Çünkü madde ve zaman mutlak varlık olarak bağlandığı yegane iki kavramdır. Bunlar adeta tapındığı birer puttur; çünkü kendisinin madde ve zaman tarafından (evrim yoluyla) yaratıldığına inanmaktadır.
İçinde yaşadığı evrenin, dünyanın, kendi bedeninin, diğer insanların, fikirlerinden etkilendiği materyalist filozofların, kısacası hiçbir şeyin asılları ile karşılaşamadığını hissettiğinde ise tüm benliğini bir dehşet duygusu sarar. Güvendiği, inandığı, medet umduğu herşey bir anda kendisinden uzaklaşıp kaybolur. Aslını mahşer günü yaşayacağı ve “o gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır” (Nahl Suresi, 87) ayetinde haber verilen çaresizliği hisseder.
Bu andan itibaren materyalist kendisini maddenin dışarıdaki aslı ile muhatap olduğuna inandırmaya çabalar, bunun için kendince “delil”ler oluşturur; yumruğunu duvara vurur, taşları tekmeler, bağırır, çağırır ama asla gerçekten kurtulamaz.
Materyalistler, bu gerçeği kendi kafalarından atmak istedikleri gibi, diğer insanların da zihninden uzaklaştırmak isterler. Çünkü maddenin gerçek mahiyeti insanlar tarafından bilindiği takdirde, felsefelerinin ilkelliğinin ve cahil bakış açılarının ortaya çıkacağının, görüşlerini anlatacak bir zemin kalmayacağının farkındadırlar. İşte burada anlatılan gerçekten bu denli rahatsız olmalarının nedeni, yaşadıkları bu korkulardır.
Allah inkarcıların bu korkularının ahirette daha da şiddetleneceğini bildirmiştir. Hesap günü Allah onlara şöyle seslenecektir:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: “Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?” (Enam Suresi, 22)
Bunun ardından inkarcılar, dünyada aslına ulaştıklarını zannederek Allah’a şirk koştukları mallarının, evlatlarının, çevrelerinin kendilerinden uzaklaştığına ve tamamen yok olduklarına şahit olacaklardır. Allah bu gerçeği de, “Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı” (Enam Suresi, 24) ayetiyle haber vermiştir.
Maddenin mutlak olmadığı ve zamanın bir algı olduğu gerçeği,
materyalistleri korkuturken, inananlar için tam aksi gerçekleşir.
Allah’a iman eden insanlar maddenin ardındaki sırrı kavradıklarında
büyük bir sevinç duyarlar. Çünkü bu gerçek her türlü konunun
anahtarıdır. Bu kilit açıldığı anda tüm sırlar açığa çıkar. Kişi
normalde belki anlamakta zorluk çektiği pek çok konuyu bu sayede
rahatlıkla anlar hale gelir.
Daha önce de ifade edildiği gibi ölüm, cennet, cehennem, ahiret,
boyut değiştirme, sonsuzluk gibi konular böylece anlaşılmış ve “Allah
nerede?”, “Allah’tan önce ne vardı?”, “Allah’ı kim yarattı?”, “Kabir
hayatı ne kadar sürecek?”, “Cennet ve cehennem nerede?”, “Cennet ve
cehennem şu an var mı?” gibi önemli sorular da kolayca yanıtlanmış olur.
Ve Allah’ın tüm bir evreni nasıl bir sistemle yoktan var ettiği
kavranır. Hatta öyle ki bu sır sayesinde “ne zaman” ve “nerede” gibi
sorular da anlamsız hale gelir. Çünkü ortada ne zaman, ne de mekan
kalır. Mekansızlık kavrandığı takdirde cennet, cehennem, dünya hepsinin
aslında aynı yerde olduğu da anlaşılır. Zamansızlık kavrandığı takdirde
ise her şeyin tek bir anda olduğu fark edilir; hiçbir şey için
beklenmez, zaman geçmez, her şey zaten olup, bitmiştir. Yani sonsuzluk
aslında başlamış durumdadır.Bu sırrın kavranmasıyla birlikte, dünya inanan insan için cennete benzemeye başlar. İnsanı sıkan her tür maddesel endişe, kuruntu ve korku kaybolur. İnsan, tüm evrenin tek bir Hakimi olduğunu, O’nun tüm maddesel dünyayı dilediği gibi yarattığını ve yapması gereken tek şeyin O’na yönelmek olduğunu kavrar. Artık o, “her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak” Allah’a teslim olmuştur.
Bu sırrı kavramak, dünyanın en büyük kazancıdır. İşte gerçek budur. Bilinmelidir ki, hiçbir insan için Allah’tan başka dost ve yardımcı yoktur. Allah’tan başka hiçbir şey yoktur; kendisine sığınılacak, yardım istenecek, karşılık beklenecek tek mutlak varlık O’dur…
Ve her nereye dönersek, Allah’ın yüzü orasıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder