KUANTUM FİZİĞİ VE DIŞ DÜNYA
İlk kez 1900 yılında Max Planck tarafından ortaya atılan
ve daha sonra detayları keşfedilen kuantum mekaniğine göre, ışık ve
atomaltı parçacıklar, gözlemlenenin dışında farklı bir hareket şekline
daha sahiptirler. Buna göre atomaltı parçacıklar, tıpkı ışık gibi,
gözlemlendiklerinde parçacık olarak görünmekte, fakat
gözlemlenmediklerinde birer dalga özelliği göstermektedirler.
Dolayısıyla farklı yerlerde bulunabilmekte ve klasik parçacık
hareketlerini terk ederek dalga şeklinde yayılabilmektedirler. Bu keşif
materyalistlerin “mutlak şekilde var olan madde” iddialarını tam
anlamıyla ortadan kaldırmakta, maddeyi oluşturan en küçük yapıların
maddeden farklı özellik gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Max Planck
Fizik Enstitüsü yöneticisi Prof. Hans-Peter Dürr, bu durumu şu sözlerle
açıklamaktadır: Madde her ne ise, maddeden yapılmamıştır. (Whatever
matter is, it is not made of matter.) (Peter Russell, The Primacy of Consciousness)
1920′li yıllarda ünlü fizikçiler Kuantum
Mekaniğinin Kopenhag Yorumu olarak adlandırılan bir uzlaşmaya vardılar.
Buna göre dışarıdaki dünya ile ilgili bizim bilgilerimiz, yalnızca
tahminlerden ibaret oluyor, dışarıdaki gerçekliği tam anlamıyla
yansıtmıyordu. Buna göre bizler, algılarımız yoluyla dış dünyaya ait bir
bilgiye sahip oluyorduk, fakat dışarıdaki asıl gerçekliğin bizim
bilgimizi temsil edip etmediği konusu ile ilgili hiçbir iddiada
bulunamazdık. Dış dünya bizim algılarımızdan farklı olabilirdi, çünkü
bizler dış dünya ile hiçbir zaman muhatap olamıyorduk.Oregon Üniversitesi Kuramsal Bilimler Enstitüsü fizik profesörü Amit Goswami, bu gerçeği şu şekilde tanımlamaktadır:
Örneğin biz Ay’a baktığımızda, onun klasik olarak hesaplanmış yörüngesinde olmasını beklediğimiz yerde buluruz. Doğal olarak, biz ona bakmasak bile, zaman-mekan kavramı içinde Ay’ın mutlaka orada olduğunu zihnimizde tasarlarız. Kuantum fiziği ise buna hayır der. Biz Ay’a bakmadığımızda, her ne kadar çok küçük miktarlarda da olsa, Ay’ın olası dalgaları yayılır. Biz ona baktığımızda, dalga hemen söner ve dalga artık zaman mekan kavramı içinde olmaz. İdealist bir metafizik varsayımı belirtmek daha anlaşılır olacaktır: Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekan kavramı içinde hiçbir obje yoktur. (Amit Goswami, The Self-Aware Universe “How Consciousness Creates the Material World”, Tarcher / Penguin Books, 1995, s. 59-60)
BİR ENERJİ ŞEKLİ; IŞIK
Max Planck’ın buluşuna göre ışık, hem dalga hem de parçacık özelliği
göstermektedir. Planck’tan sonra sayısız deney ve gözlem, bu gerçeği
kesin olarak ortaya çıkarmıştır. Bu durumda ışık için şu söylenebilir:
Işık, dalga şeklinde hareket eden bir enerjidir. Bu tanımın daha iyi
anlaşılması için bir başka dalga çeşidini, suda meydana gelen dalgaları
örnek verebiliriz. Su dalgaları sudan meydana gelmezler. Dalga, suda
hareket eden enerjiden meydana gelmektedir. Eğer bir havuzun bir ucundan
diğer ucuna dalga hareket ederse, bu havuzun sağ tarafındaki suyun,
havuzun sol tarafına geçmesi anlamına gelmez. Su olduğu yerde kalmıştır.
Hareket eden şey dalgadır, yani enerjidir. Banyo küveti su ile doluyken
elinizi suyun içinde hareket ettirdiğinizde dalga meydana getirirsiniz,
çünkü suya enerji verirsiniz. Enerji, suda dalga şeklinde hareket eder.
|
Işık, dalga şeklinde hareket eden bir enerjidir. Işık dalgaları, su dalgalarına benzerler. Ancak buradaki enerji, sudaki enerjinin aksine, hareket etmek için bir aracıya ihtiyaç duymaz. Boşluk içinde hareket eder. Işık enerjisi, hiçbir maddenin olmadığı yerde bulunabilir. |
Tüm dalgalar hareket eden enerjidir ve genellikle bir araç kullanarak, örneğin suyu kullanarak hareket ederler.
Işık dalgaları, su dalgalarına göre biraz daha karmaşıktırlar ve hareket etmek için bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Boşluk içinde de hareket ederler. Işık sadece başlangıç aşamasında maddeye bağımlıdır. Işık, bir kere oluşturulduğunda, herhangi bir maddesel eleman olmadan, bağımsız şekilde hareket edebilir. Işık enerjisi, hiçbir maddenin olmadığı yerde bulunabilir.- http://science.howstuffworks.com/light2.htm- Hem ışık hem de ısı, elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı şekilleri, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu, bir gölün üzerine atılan taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Nasıl bir göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik ışınımın da farklı dalga boyları olur.
Ancak elektromanyetik ışınımın dalga boyları arasında çok büyük
farklar vardır. Bazı dalga boyları kilometrelerce genişlikte olabilir.
Başka dalga boyları ise, bir santimetrenin trilyonda birinden daha
ufaktır. Bilim adamları, bu farklı dalga boylarını sınıflara ayırırlar.
Örneğin santimetrenin trilyonda biri kadar küçük dalga boylarına sahip
olan ışınlar, gama ışınları olarak bilinir. Bunlar çok yüksek enerji
taşırlar. Dalga boyları kilometrelerce genişlikte olan ışınlara ise
“radyo dalgaları” adı verilir ve bunlar çok zayıf bir enerjiye sahiptir.
Bu nedenle gama ışınları bizim için öldürücü iken, radyo dalgalarının
bize hiçbir etkisi olmaz.Işık dalgaları, su dalgalarına göre biraz daha karmaşıktırlar ve hareket etmek için bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Boşluk içinde de hareket ederler. Işık sadece başlangıç aşamasında maddeye bağımlıdır. Işık, bir kere oluşturulduğunda, herhangi bir maddesel eleman olmadan, bağımsız şekilde hareket edebilir. Işık enerjisi, hiçbir maddenin olmadığı yerde bulunabilir.- http://science.howstuffworks.com/light2.htm- Hem ışık hem de ısı, elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı şekilleri, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu, bir gölün üzerine atılan taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Nasıl bir göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik ışınımın da farklı dalga boyları olur.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dalga boylarının olağanüstü derecede geniş bir yelpazede dağılmış olmalarıdır. En kısa dalga boyu, en uzun dalga boyundan tam 1025 kat daha küçüktür. 1025, 1 rakamının yanına 25 tane sıfır eklenmesiyle oluşan bir sayıdır. 10, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000 şeklinde yazabileceğimiz bu sayının büyüklüğünü daha iyi kavramak için bazı karşılaştırmalar yapmak yerinde olur. Örneğin Dünya’nın dört milyar yıllık ömrü boyunca geçen saniyelerin toplam sayısı, sadece 1017′dir. Eğer 1025 sayısını saymak istersek, gece gündüz hiç durmadan saymamız ve bu işi Dünya’nın yaşından 100 milyon kez daha uzun bir zaman boyunca sürdürmemiz gerekir! Eğer 1025 tane iskambil kağıdını üst üste dizmeye kalksak, Samanyolu galaksisinin çok dışına çıkmamız ve gözlemlenebilir evrenin yaklaşık yarısı kadar bir mesafe gitmemiz gerekir.
Evrendeki farklı dalga boyları, işte bu kadar geniş bir yelpaze içine dağılmıştır. Ama ne ilginçtir ki, bizim Güneşimiz, bu geniş yelpazenin çok dar bir aralığına sıkıştırılmıştır. Güneş’ten yayılan farklı dalga boylarının % 70′i, 0.3 mikronla (bir mikron milimetrenin binde biridir) 1.50 mikron arasındaki daracık bir sınırın içindedir. Bu aralıkta üç tür ışık vardır: Görülebilir ışık, yakın kızıl ötesi ışınlar ve biraz da yakın mor ötesi ışınlar.
Bu üç tür ışık sayıca çok gibi durabilir. Ama gerçekte üçünün toplamı, elektromanyetik yelpazenin içinde tek bir birim yer kaplamaktadır! Bir başka deyişle, Güneş’in ışığının tümü, üst üste dizdiğimiz 1025 tane iskambil kağıdının tek bir tanesine karşılık gelmektedir. Güneş’in ışınlarının bu daracık aralığa yerleştirilmiş olmasının önemli nedeni ise, Dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınların yalnızca bu ışınlar oluşudur.
|
Hopkins Dağındaki altı aynalı dev gama ışını teleskobu. |
İnsan gözünü, görüntü verebilmek için uyaran ışık ise,
geniş frekans sıraları arasında oldukça dar bir şeridi, genişlik olarak
bir *oktavdan daha az bir alanı temsil eder. Öyle ki, retinayı uyaran
ışıkların dalga boyları santimetrenin milyonda 75′i ile 39′u arasında
değişir. Nöropsikoloji profesörü Richard L. Gregory’e göre, “bu şekilde
bakıldığında neredeyse kör sayılırız.”- Richard L. Gregory, Eye and
Brain “the Psychology of Seeing”, 5. baskı, Princeton Science Library,
5. baskı, 1997, s. 20
|
Işık da, tıpkı sesler gibi oktavlardan oluşur. Işık oktavı, ışık ışınlarının frekansları ile belirlenir. Örneğin, 48. oktav kızıl ötesi ışınlar, 49. oktav görünür ışık ve 50. oktav ise ultraviyole ışıktır. İnfroson ve ultrason titreşimlerinden, radyo dalgalarına ve mikrodalgalara; kızıl ötesi, görünür ışık, ultraviyole ışık, gama ışınları, solar ışınlara kadar her ışık dalgası, elektromanyetik ölçümde farklı oktavları temsil ederler. |
Bu gerçeği dikkate aldığımızda, dışarıda olarak
algıladığımız ışığın sadece küçük bir kısmını görmekte olduğumuzu
anlarız. Bir başka deyişle, retinamızın elde ettiği ışık ile oldukça
küçük bir frekansın meydana getirdiği görüntülere sahip olabiliriz.
Bunun dışındaki frekanslara ait dünya, bizim için bilinmezdir.
|
Güneş’ten bize ulaşan görülebilir ışık, kızıl ötesi ışınlar ve yakın mor ötesi ışınlar, elektromanyetik yelpazenin içinde tek bir birim yer kaplamaktadır. Yani Güneş’ten bize ulaşan ışık, üst üste dizilen 1025 tane iskambil kağıdının tek bir tanesine denk gelmektedir. Dünya’daki yaşamı destekleyen yegane ışınlar, yalnızca bu ışınlardır. |
Peki acaba oldukça dar aralıktaki frekanslarını
görebildiğimizi sandığımız ışık gerçekten de dış dünyada bizim
tanıdığımız şekilde midir?
Işığın özelliği, maddeler üzerinde gerçekleştirdiği etkidir.
Genellikle, madde bir durağanlığa sahiptir. Bizim her türlü itme ve
çekme baskılarımıza direnç gösterir. Ve biz herhangi bir şeyi
ittiğimizde veya kendimize çektiğimizde, kendi üzerimizde itme ve çekme
etkilerini hissederiz. Newton buna “etki tepki prensibi” adını
vermiştir. Işık da, madde üzerinde etki ve tepkide bulunur ama ışık
parçacıklarının durağan bir yapısı yoktur. Işığın, objeler üzerinde etki
ve tepkide bulunduğunu görebiliriz (lazer ışığının metalleri kesmesi ve
zarar görmüş retinayı tamir etmesi örneklerinde olduğu gibi), ama
hiçbir maddenin ışığa etki ve tepkide bulunduğunu göremeyiz. Fizikçiler,
ışık üzerinde etki ve tepkinin olmamasını, durağan kütlenin yokluğu
olarak adlandırırlar. Durağan kütle, bir yerde olduğu gibi duran, yani
sabit bir varlığı olan kütledir. Işık için ise durağanlık söz konusu
değildir. O her zaman hareket halindedir. Dolayısıyla ışık, kütlesi
olmayan ve bu sebeple “madde” özelliği göstermeyen bir enerji şeklidir.
Fred Alan Wolf, bu durumu şu şekilde açıklamıştır:Biz ışığı gördüğümüzde, aslında hiçbir şekilde ışığı görmeyiz. Bizim gördüğümüz, ışığın madde üzerindeki etki ve tepkisinin bizim duyu organlarımız üzerinde gösterdiği etkinin sonuçlarıdır. Biz maddeyi hareket ederken görürüz. Işık, gerçekten de bu dünyanın dışında bir şeydir…
DIŞARIDAKİ IŞIK ASLINDA NEREDE?
Işık, bize dış dünyayı görünür kılan, dışarıdaki görüntünün oluşmasına vesile olan şey midir? Dışarı çıktığınızda etrafınızdaki tüm maddesel varlıkların var olmasına ama kapkaranlık bir odada maddenin bizim için tamamen yok olmasına sebep olan şey ışık mıdır? Eğer ışık olmasa, etrafımızdaki dünya bizim için tamamen yok mu olacak?
Işık, bize dış dünyayı görünür kılan, dışarıdaki görüntünün oluşmasına vesile olan şey midir? Dışarı çıktığınızda etrafınızdaki tüm maddesel varlıkların var olmasına ama kapkaranlık bir odada maddenin bizim için tamamen yok olmasına sebep olan şey ışık mıdır? Eğer ışık olmasa, etrafımızdaki dünya bizim için tamamen yok mu olacak?
|
Röntgen ışınlarından yararlanılarak röntgen makineleri üretilmiştir. Bunlar, radyo dalgalarının oluşturduğu etkiyi, görülebilen ışığa çevirirler. |
Bizim algıladığımız dış dünyanın sadece görünür ışığın
varlığıyla varlık bulduğu iddiası, yalnızca bizim zannımızdır. Aslında
dış dünyada ışık yoktur, zifiri bir karanlık hakimdir. Ne lambalar, ne
araba farları, ne de Güneş gerçekte bizim bildiğimiz anlamda bir ışık
saçmaz. Işık, insanların beyinlerinde sadece bir algı olarak oluşur ve
yaşadıkları dünyayı aydınlatır.
Bunun teknik açıklaması şudur: Güneş ve diğer ışık kaynakları, farklı
dalga boylarında elektromanyetik parçacıklar (fotonlar) saçarlar. Bu
parçacıklar, yapılarının öngördüğü şekilde evrene yayılır. Örneğin
birçok radyoaktif parçacık vücudumuzun içinden geçip gider. Onları ancak
kurşun levhalar durdurabilir. Bu parçacıkların bazıları o denli ağır ve
o kadar büyük miktarda enerji yüklüdürler ki, çoğu zaman çarptıkları
molekülü parçalayarak yollarına pek sapmadan devam ederler. Bu,
radyasyonun kansere yol açmasının altında yatan nedendir. Daha güçsüz
bir tür radyasyon olan röntgen ışınlarından yararlanılarak röntgen
makineleri üretilmiştir. Bu makinelerin yaptığı iş, radyo dalgalarının
oluşturduğu etkiyi “görülebilen ışığa” çevirmek, yani gözlerimiz
tarafından algılanabilir hale getirmektir. Yani ışık, göz tarafından
algılandığı ve beyin tarafından yorumlandığı sürece var olur. Dışarıda
ise bildiğimiz manada bir ışığın varlığı, bir aydınlık söz konusu
değildir.
Radyo dalgaları, parçacık içermedikleri için çarpışma
anında insana zarar vermezler. Bu dalgalar hiçbir duyumuz tarafından
algılanamaz, ancak evlerimizdeki radyolar bunları kulaklarımız
tarafından duyulabilir ses dalgalarına çevirir. Radyoda bir yayın yokken
duyulan hışırtı, aslında Güneş ve tüm yıldızlar tarafından evrenin
başlangıcından bu yana yayılan kozmik fon radyasyonunun “sesidir”.
Burada “ses” kelimesi ile kastedilen, bu dalgaların radyolarımız
tarafından işlenerek kulaklarımız tarafından duyulabilir hale
getirilmesi ve bunun ardından beynimizde oluşturdukları algıdır. Yani,
gerçekte bizim için var olmayan, fiziksel anlamda da maddesel varlığı
olmayan dalgalar, radyo tarafından kulağın duyduğu ve beynin yorumladığı
bir şekle dönüştürülür.
Aynı durum televizyon için de geçerlidir. Bizim için gerçekte görünür
olmayan çeşitli ışık dalgaları, televizyon tarafından yorumlanarak,
bizim algılayabileceğimiz şekle dönüştürülür.|
Frekansları nedeniyle daha fazla enerji yüklü olan mor ötesi ışınlar, cilde nüfuz edebilir ve bazen genetik şifrede bozulmalara sebep olabilir. |
|
Dışarıda var olduğunu zannettiğimiz canlı ve ışıklı dünya, bizde algı olarak meydana gelen bir hayaldir aslında. Güneşli bir günde seyrettiğimiz deniz manzarası, yalnızca beynimize iletilen elektrik sinyallerinin oluşturduğu bir görüntüdür. Bu görüntünün dışarıdaki aslına hiçbir zaman ulaşamayız. |
“Işık” dediğimiz algıya kaynaklık eden fotonlar ise çok
daha hafif parçacıklardır ve çoğunlukla ilk çarptıkları atomdan
sekerler. Üstelik bunu yaparken çarptıkları yere pek bir zarar da
vermezler. Frekansları, yani titreşim hızları nedeniyle daha fazla
enerji yüklü olan mor ötesi (ultraviyole) ışınları, cildimize nüfuz
edebilir ve bazen genetik şifremizde bozulmalara neden olabilir. Belli
saatlerde güneş ışığına çok fazla maruz kalmanın kansere neden
olabilmesi bundandır.
Frekansları gereği kızıl ötesi (enfraruj) olarak adlandırılan
fotonlar ise çarptıkları yüzeyde enerjilerinin bir kısmını bırakırlar ve
buradaki atomların titreşim hızını, yani ısısını artırırlar. Bu
yönleriyle kızıl ötesi ışınlar, ısı ışınları olarak da adlandırılır.
Akkor haline gelmiş bir kömür sobası veya bir elektrik sobası bol
miktarda kızıl ötesi ışın yayar. Bu ışınlar cildimiz tarafından sıcaklık
hissi olarak algılanır. Gerçekte dışarıda “sıcaklık” diye bir şey de
yoktur. Sıcaklık dediğimiz şey, ışık dalgalarının meydana getirdikleri
enerjiden ibarettir. Sıcaklığı algılayanın, hissedenin varlığı
olmaksızın, “sıcak” diye bir şeyin varlığını iddia etmek imkansızdır.Fotonların bir kısmı da vardır ki frekansları mor ötesi ve kızıl ötesi ışınların arasında kalmıştır. Bunlar gözümüzün arkasındaki retina tabakasına düştüğünde buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline çevrilirler. Biz de gerçekte fiziksel birer parçacık olan fotonları “ışık” olarak algılarız. Eğer gözümüzdeki hücreler fotonları “ısı parçacıkları” olarak algılasalardı, o zaman bizim için ışık, renk ve karanlık olarak adlandırdığımız kavramlar hiçbir zaman olmayacak, cisimlere baktığımızda onların sadece “sıcak” veya “soğuk” olduklarını hissedecektik. Bir başka deyişle dışarıdaki dünyanın varlık şekli, bizim duyularımızın onu algılama şekline bağlıdır. Dışarıda ısı ve ışık yoktur. Çevremiz, çeşitli frekanslarda ve dalga şeklinde dolaşıp duran parçacıklarla çevrilmiştir. Bunları bizim için “görülür ve hissedilir hale getiren şey”, yalnızca beynimizdeki algı merkezleridir.
Gözümüzün retina tabakasına düşen fotonlar, buradaki algı hücreleri tarafından elektrik akımına dönüştürülürler. Bu elektrik akımı sinirler tarafından beyindeki görme merkezine taşınır. Beyindeki görme merkezi bu elektrik akımlarını yorumlayarak bir görüntü oluşturur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir:
Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözünde, retinanın uyarılmasından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.- M. Ali Yaz, Sait Aksoy, Fizik 3, Sürat Yayınları, ‹stanbul, 1997, s. 3
Dışarıda var olduğunu zannettiğimiz canlı ve ışıklı dünya, dışarıda maddesel bir varlığı olan ama bu varlığın aslını bizim hiçbir şekilde göremediğimiz, bizde algı olarak meydana gelen bir hayaldir aslında. Güneşli bir günde seyrettiğimiz deniz manzarası gerçekte tümüyle bir karanlıktan ibarettir. Orada hiçbir ışıltı, denizin parlaklığı, havanın netliği ve güneşin göz alıcı ışıkları yoktur. Bize ait bu canlı ve ışıklı görüntüyü algılamamızı sağlayan şey, yalnızca beynimize iletilen elektrik sinyalleridir. Işık; beynimizde meydana gelen bir algı olmasının dışında, dışarıda da yalnızca bir enerji şekli olarak vardır. Dolayısıyla, maddenin varlık sebebi olarak düşünülen ışık, bizim için yalnızca bir hayalden ibarettir.
Bu gerçeğe baktığımızda ilginç bir sonuca varırız: Aslında gözümüzün “görme” gibi bir özelliği yoktur. Göz, sadece fotonları elektrik sinyaline çeviren bir ara birimdir. İdrak etme kabiliyetine sahip değildir. Çevremizi sardığını düşündüğümüz pırıl pırıl dünyayı seyreden göz değildir. Işık veya renk hissi gözde oluşmaz.
Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir nur kılan ve yılların
sayısını ve hesabı bilmeniz için ona duraklar tespit eden O’dur. Allah,
bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri
böyle birer birer açıklamaktadır.
(Yunus Suresi,5)
RENKLER YALNIZCA BEYNİMİZDE Mİ?(Yunus Suresi,5)
|
|
Işık sadece beynimizde oluşan bir algıdan ibarettir.
Dolayısıyla, kaynağı ışık olan ve tüm yaşamımızı çevrelemiş olan renkler
de, beynin yorumundan başka bir şey değildir.
Her bir frekanstaki fotonlara renk adı verilir. Fotonun titreşim
boyutuna göre renkleri birbirinden ayırt ederiz. Yani, kırmızı bizim
için farklı titreşim boyutunun, sarı ise başka bir titreşim boyutunun
meydana getirdiği renklerdir. Kağıt beyazdır, çünkü her frekansı
yansıtır ve bunların bileşimi beyazı meydana getirir. Yaprak yeşildir,
çünkü yalnızca yeşil renk hissi veren frekanslardaki fotonları yansıtır,
geri kalanları emer. Cam saydamdır, çünkü fotonlar hemen hemen hiçbir
engelle karşılaşmadan camın içinden geçerek bize ulaşabilirler. Siyah
bir kumaş, tüm fotonları soğurduğu için geriye hiçbir şey yansımaz. Yani
buradan gözümüze fotonlar ulaşmaz, biz de onu karanlık yani siyah
olarak algılarız. Ayna görüntüyü kopyalar, çünkü yansıtma yüzeyi
pürüzsüzdür ve gelen ışınlar çarpıp sektikleri anda birbirlerine olan
paralellikleri hemen hemen hiç bozulmaz.|
Renk ilk olarak gözün retina tabakasında algılanır. Retinadaki üç ana koni hücre buradaki farklı dalga boylarına tepki verir. Koni hücrelerinin farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı renk tonu ortaya çıkar. Koni hücrelerinde elektrik sinyallerine dönüştürülen bu renkler, optik sinire iletilir. Bunun sonucunda karşımızdaki rengarenk dünya oluşur. Ancak aslında, beynin bu bölümünde hiç renk yoktur. Renkli dünya bizim yalnızca algıladığımız şeydir. |
Rengin algılanması gözün retina tabakasındaki koni
hücrelerinde başlar. Retinada, ışığın belli dalga boyuna tepki veren üç
ana koni hücre grubu vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı,
ikincisi mavi, üçüncüsü ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni
hücresinin farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı
renk tonu ortaya çıkar. Ancak, ışığın koni hücrelerine ulaşması
renklerin oluşması için yeterli değildir. John Hopkins Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden araştırmacı Jeremy Nathans, gözdeki hücrelerin renkleri
oluşturmadığını şöyle belirtir:
Bir koni hücresinin tek yapabildiği, ışığı yakalayıp onun yoğunluğu
hakkında bilgi vermektir. Renk hakkında size hiçbir şey söylemez.
http://hhmi.org/senses/b140.htmlKoni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. İşte hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın oluştuğu yer beyindeki bu özel bölgedir.
Beynin bu özel bölgesi, tıpkı beynin diğer bölgeleri gibi
kapkaranlıktır. Orada hiçbir ışık, hiçbir renk yoktur. Beynin bu
bölgesinde kırmızı, yeşil, sarı renk yoktur. Beyaz yoktur. Rengarenk
çiçekli bahçeler, gözümüzü kamaştıran güneş ışığının hiçbir yansıması
yoktur. Masmavi gökyüzü, yemyeşil ağaçlar yoktur. Kafatasının içi zifiri
karanlıktır. Gözlerimizden içeriye doğru ışığın girdiğini zannederiz.
Oysa, ne gözlerimizin dışında, ne de gözlerimizin arkasında ışıktan eser
yoktur.
Renklerin oluşumu, nesnelerin ışığı yansıtma özelliklerinden
kaynaklanmaktadır. Dış dünyada ışık olmadığına göre, renklerin varlığı
da söz konusu değildir. O halde “dışarıda” olarak kabul ettiğimiz renkli
dünya nerededir? Bu renkli dünya, ne dışarıdan bize doğrudan
ulaşabilir, ne de beynimizin içinde oluşur. Renkli dünya, bizim
algıladığımız şeydir. Biz öyle yorumladığımız için bu şekildedir.Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell bu durumu şu şekilde tarif eder:
“Dışarıdaki” dünyanın, bizim tecrübe ettiğimizden oldukça farklı olduğu gerçeği pek çok kişiyi şaşırtmaktadır. Yeşil renkle ilgili deneyimlerimizi değerlendirin. Fiziksel dünyada belirli bir frekansta ışık vardır ama ışığın kendisi yeşil değildir. Gözden beyne iletilen elektrik impulsları da yeşil değildir. Orada hiçbir renk yoktur. Gördüğümüz yeşil renk, bu ışık frekansına cevap veren zihinde görülen bir niteliktir. Zihnin yalnızca nesnel deneyimi olarak var olur.- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html (vurgu orijinaline aittir.)
|
Bizim “dışarısı” olarak algıladığımız mekanda aslında hiç renk yoktur. Bizim ışık ve renk olarak yorumladığımız foton hareketleri, zifiri karanlık bir ortamda gerçekleşen fiziksel olaylardan başka bir şey değildir. |
Renkler, tıpkı ışık gibi, beynin yorumu ile ortaya
çıkar. Görüntümüzde var olan aydınlık ve renkli dünya, yalnızca bizim bu
şekilde algıladığımız radyasyon türlerinin oluşturduğu bir dünyadır.*
(*: Tüm ışık dalgaları elektromanyetik radyasyondan oluşur. Bazılarının
zararlı, bazılarının zararsız olmasının nedeni ise sahip oldukları dalga
boylarıdır.) Yorum tamamen bize aittir. Bristol Üniversitesi fahri
nöropsikoloji profesörü Richard L. Gregory, Eye and Brain (Göz ve Beyin)
isimli kitabında bu gerçeği şöyle özetlemiştir:
Işık, kelimenin tam anlamıyla renkli değildir. Işık, parlaklık ve
renk algılarını verir. Ama bunu, ancak uygun bir göz ve sinir sistemi
ile başarabilir. Richard L. Gregory, Eye and Brain “the Psychology of
Seeing”, 5. baskı, Princeton Science Library, 5. baskı, 1997, s. 84Gözde oluşacak bir hasar veya yapısal bir farklılık, gelen fotonları farklı elektrik sinyallerine dönüştürecek ve beyindeki görme merkezi aynı özellikte dahi olsa, göz tarafından işlenen sinyaller, aynı cismin çok farklı şekillerde algılanmasına neden olacaktır. Renk körleriyle normal görenlerin belli renkleri çok farklı algılamaları ve yorumlamaları bundandır.
Bütün bu açıklamaların ortaya çıkardığı gerçek ise şudur: “Dışarısı” olarak algıladığımız mekan, karanlıktır. Aslında karanlık kavramı da aldatıcı olabilir. Orada hiçbir renk yoktur. Cıvıl cıvıl renklerle bize sunulmuş olan üç boyutlu, aydınlık dünya tümüyle yanıltıcıdır. Bizim ışık veya renk olarak yorumladığımız foton hareketleri, zifiri karanlık bir ortamda gerçekleşen fiziksel olaylardan başka bir şey değildir. Göz de dahil olmak üzere tüm vücudumuz ve üç boyutlu, rengarenk bir mekan olarak gördüğümüz tüm maddi alem, bu boşluğun içinde yer alır. Bunu bizim gördüğümüz şekilde yorumlayan, yalnızca beyindir. Ama işin ilginç yanı, tüm bunları algılayan gözün ve tüm bunları yorumlayan beynin de zifiri karanlık oluşudur. Işık ve renk, onu yorumlayan beynin içinde de değildir.
Bilinç ve beyin konusunda sayısız çalışması bulunan Tufts Üniversitesi felsefe profesörü Daniel C. Dennett, bu gerçeği şu şekilde özetlemektedir:
Ortak kanıya göre bilim, renkleri fiziksel dünyadan kaldırmış ve yerine sadece renksiz, farklı dalga boylarındaki elektromanyetik ışınları bırakmıştır. Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, The MIT Press, Cambridge, 1998, s. 142
Dennett, bir başka kitabında, renklerin meydana gelişi hakkında ise şunları söylemektedir:
Dünyada renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının rengi yoktur. – Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, s. 142
Renk, kişinin dışarıdaki ışığı algılama biçimi ile ilgili olduğuna göre, bizim algıladığımız dünyanın, başkaları için de aynı olup olmadığını bilmemize imkan yoktur. Bir başkasının kırmızı olarak gördüğü rengin bizim için de aynı kırmızı olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. “Rengarenk” kavramı, belki bizim için milyonlarca farklı rengin bir arada oluşu ile ifade ettiğimiz bir kavramdır. Ama bir başkası, çok daha sınırlı sayıda renk netliği ve çeşitliliği görüyor ve bunu yine “rengarenk” olarak yorumluyor olabilir. Bizim algımız ile, bizimle birlikte aynı nesneye bakan karşımızdaki kişinin algısını karşılaştırma imkanımız yoktur. Biz, aynı şeye baktığımızı zannederiz. Ama belki de bizim ve karşımızdaki kişinin algıladığı şey, birbirinden son derece farklıdır. Dış dünyayı algılayış şeklimiz, beş duyumuzla sınırlı olduğuna göre, mavinin karşımızdaki kişi için de aynı mavi, kahvenin tadının karşımızdaki kişi için de aynı tat olduğunu hiçbir zaman bilemez ve bunu tarif edemeyiz.
|
|
Renk körlüğü, renklerin yalnızca beynimizde oluştuğunun
önemli delillerindendir. Bilindiği gibi gözdeki retinada oluşan küçük
bir farklılık renk körlüğüne sebep olur. Bu durumdaki birçok insan,
yeşil ile kırmızıyı birbirinden ayırt edemez. Bizim için yeşil olan bir
şey, onların dünyasında tamamen farklı renktedir. Bunun tek sebebi, renk
kavramını farklı algılıyor oluşumuzdur. Bizim “yeşil” olduğundan emin
olduğumuz bir şeyi, karşı tarafın “gri” olarak görüyor olması, onun
yanıldığını göstermez. Hangisinin doğru algı olduğunu hiçbir zaman
bilemeyiz. Çünkü her ikisi de algıdır ve bunun gerçekliğini test etme ve
karşılaştırabilme imkanımız yoktur. Yeşil algısı da, gri algısı da
kişilerin kendi deneyimleridir ve bu kişisel deneyimlerin gerçekliği o
kişinin yorumuna kalmıştır.
Burada varmamız gereken sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm
nitelikler, “dış dünyadaki asıllarına” değil beynimizdeki görüntülerine
aittir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaşamayacağımız
için maddelerin ya da renklerin gerçek varlığını da göremeyiz. Ünlü
düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir:Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve ‘şeyler’ ancak bizim zihnimizde vardır… George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sosyal Yayınları, Çev: Enver Aytekin, İstanbul: 1976, s.40
Avustralya’nın Adelaide Üniversitesi’nde görev yapan Oxford Üniversitesi’nden Gerard O’Brien, bir radyo konuşmasında bu konuyla ilgili şunları söylemektedir:
Dış dünyaya baktığımızda nesneleri renkli olarak görüyoruz ve bu renklerin de gerçekte tüm gördüğümüz nesnelere ait olduğunu düşünüyoruz. Ama şu anda, bunun bu şekilde olup olmadığı ile ilgili oldukça ilginç bir soru söz konusu. Birçok felsefeci bizim gördüğümüz renklerin, bu renklerin özelliklerinin gerçekte dünyanın içimizde meydana gelen temsili görüntüsünün özellikleri olduğunu iddia ediyorlar. Buna göre dünyanın kendisine ait böyle renkler bulunmuyor. Bu nedenle bizim zihinlerimizin dışında olan, bizim yaşadıklarımızdan bağımsız olan dünya aslında renksiz… Sözün gelişi, siz elmaya bakmadığınız zaman yine kırmızı renkte mi? Düşündüğümüz zaman dünyanın bizim gördüğümüzü düşündüğümüz renkte olduğunu sanmak aslında bizim şovence yaklaşımımız. Çünkü artık bu gezegeni paylaştığımız diğer canlıların farklı renk sistemleri olduğunu ve bazı durumlarda renkler arasında bizden daha az ayırım yaptıklarını ve bunun sonucunda dünyayı gerçekte bizim gördüğümüzden farklı renklerde algıladıkları görüşünü biliyoruz. Bu nedenle biz dünyayı belirli renklerde görüyoruz, fakat belki de hayvanlar farklı renk grubu içinde görüyorlar. Neden şimdi bizim gördüğümüzün doğru olduğunu düşünelim? Dünyanın gerçekte sahip olduğu renklerin bizim gördüklerimiz olduğunu nereden bilebiliriz? Belki de bunlar sadece, bizim ve yeryüzündeki hayvanların oluşturduğu görüntülerin özüne ilişkin dünyayı kodlamanın iki farklı yolu. Natasha Mitchell, Is the Visual World a Grand Illusion?, Radyo Programı, 18 Ocak 2004, http://www.abc.net.au/rn/science/mind/s996555.htm
Soldaki İnsan gözünden bakıldığında çiçeklerin görünümü.
Aynı çiçekleri arılar sağdaki gibi görüyor.
O’Brien’ın konuyla ilgili tespiti, gerçekten de
“dışarıdaki gerçekliğin” nasıl bir şey olduğunu sorgulama bakımından
önemlidir. Bizim dışımızdaki diğer canlıların da dışarıda ışık
gördüklerine veya renkleri bizim gibi algıladıklarına dair hiçbir delil
yoktur. Bizim kanaatimizin en doğru olduğunu gösteren bir bilimsel
delile de ulaşmamız mümkün değildir. Bu durumda dış dünya ile ilgili
yalnızca zanlarımız ve tahminlerimiz söz konusudur. Çünkü dış dünyayı
bildiğimiz şekilde algılamamız, sahip olduğumuz beş duyuya bağlıdır.
ALT BAŞLIK–DIŞ DÜNYAYI TANITAN DUYULARIMIZDIR
Eğer bildiğimiz her şey kendi zihnimizde görülen duyusal görüntülerse,
bizim algılarımızın dışında bir fiziksel gerçeklik olduğunu nereden
bilebiliriz? Bu yalnızca bir tahmin değil midir? Benim cevabım:
Evet’tir. Bu bir tahmindir; ama yine de en inandırıcı olandır. Peter Russell, From Science to God “A physicist’s Journey into the Mystery of Consciousness”, New World Library, 2002, s. 47
|
Dış dünya ile ilgili her türlü bilgi ve niteliği, ancak duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız vasıtasıyla gelen elektrik sinyalleri kesildiğinde, dışarıda var olan dünya, “yalnızca bizim için” yok olacaktır. |
Dış dünya dediğimiz şey, atomların birbirleriyle
yaptıkları elektron alışverişinden, radyo dalgalarının havada
sürüklenişinden, hava moleküllerinin titreşiminden ibarettir. Peki, bir
nesneyi nesne haline getiren atomlar ve moleküller ve radyo dalgalarını
meydana getiren enerji kaynakları acaba gerçekte var mıdır? Bunların
varlığını bizlere kanıtlayan nedir? Meydana getirdikleri maddesel
varlıklar mı; gördüğümüz, kokladığımız, hissettiğimiz cisimler mi; yoksa
duyduğumuz veya izlediğimiz radyo dalgaları mı? Yoksa beş duyumuzdan
bizlere ulaşan elektrik sinyalleri mi? Bu elektrik sinyalleri ortadan
kalktığında ne olacak? Dış dünya yok mu olacak?
|
|
Dış dünya, yoğunlaştırılmış bir dalga şekli olarak
vardır. Ancak bizim algıladığımız dünya, dış dünyanın aslı değildir.
Dolayısıyla, bize ulaşan elektrik sinyalleri ortadan kalktığında, bizim
için dış dünya gerçekten de yok olacaktır. Çünkü dış dünya ile ilgili
her türlü bilgi ve niteliği, ancak duyu organlarımız aracılığıyla
öğreniriz.
Bize dış dünya ile ilgili verilen bilgi, yalnızca duyu organlarımızın
bize ilettiği şekildedir. Bize ulaşan bu bilgiler, bir dizi işlem
sonucunda elektrik sinyaline dönüştürülür ve bu sinyaller beynimizin
ilgili noktalarında yorumlanır. Dolayısıyla içtiğimiz bir içecek,
seyrettiğimiz bir film, kokladığımız bir çiçek beynimizin bu yorumunun
bir sonucudur.Ancak burada şu gerçeği tekrar hatırlatmakta fayda vardır: Beynimizde gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde var olan şey sadece elektrik sinyalleridir. Karşımızda seyrettiğimizi zannettiğimiz uçsuz bucaksız manzara, bakmaya doyamadığımız rengarenk bir çiçek, yüksek sesli müzik, tadına hayran kaldığımız mükemmel bir yemek aslında yalnızca beynimize ulaşan elektrik sinyallerinden ibarettir. Bu, kuşkusuz dış dünyanın yokluğu anlamına gelmemektedir. Duyu organlarımızdan beynimize iletilen elektrik sinyallerinin kesilmesi, dışarıda var olan dünyayı ortadan kaldırmayacaktır. Böyle bir durumda dış dünya, “sadece bizim için” yok olacaktır. Çünkü, bize ait dış dünya, yalnızca elektrik sinyallerinin beynimizde yorumlanmasından ibarettir.
Mapping The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli
kitabında bilim yazarı Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle
açıklar:
Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde
yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler
şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı
görevi görürler: Kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine
dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir
veya Beethoven’ın Beşinci Senfonisi’nin ilk notası değildir, sadece bir
elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale
getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik
sinyallerine dönüştürürler.Öyle ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir formda beyne, elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diğerinin kokuya dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini etkilediğine bağlıdır.
|
|
Bu, gerçekten de son derece şaşırtıcı ve önemli bir
konudur. Dünya hakkında aldığımız tüm hisler, görüntüler, tatlar,
sesler, aslında aynı malzemeden, elektrik sinyallerinden meydana
gelmektedir. Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren,
onları lezzetli bir yiyecek, güzel bir manzara, hareketli bir müzik
şekline dönüştüren ise bu elektrik sinyallerinin beynimizde etkileştiği
bölgedir. Ama onu hisseden ve algılayan varlık başkadır. Beyin ve
elektrik sinyalleri, bir yemeğin tadını, bir çiçeğin rengini ve kokusunu
hissedip ondan zevk alamaz. Materyalist bilim adamlarının fark
edemedikleri şey, algılayıp hissedenin, beyinden farklı bir şey, yani
“ruh” olduğudur.
Kaliforniya Üniversitesi’nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz, algının beyinden bağımsız meydana geldiği gerçeğini şu sözlerle açıklamaktadır:
Her bilinç durumu, muhtemelen tek ve eşsiz olan belli bir hisse
sahiptir. Bir hamburgeri ısırdığınızda edindiğiniz deneyim, bir bifteği
çiğnemekten farklıdır. Her türlü tat deneyimi, bir Chopin etüdünü
dinlemekten veya şimşekli bir fırtınayı seyretmekten veya bir içeceğin
kokusundan farklıdır. Görsel kortekste kırmızının oluştuğu yerin
belirlenmesi, bizim kırmızıyı algılamamız veya kırmızı algısının neden
Alfredo yemeğinin tadından veya (Beethoven’in eseri) “für Elise”yi
dinlemekten farklı olduğunu açıklamaktan uzaktır… En detaylı MR’lar bile
algılamanın veya fark etmenin fiziksel kaynakları dışında bir şey
vermemektedir. Bunun nasıl bir duygu olduğunu açıklamanın yanına bile
yaklaşamamaktadır. Kişinin birincil olarak kırmızıyı algılaması konusunu
açıklayamamaktadır. Bunun farklı insanlar için de aynı olduğunu nereden
bilebiliriz? Neden beyin mekanizmaları üzerinde çalışmak, hatta
moleküler seviyede çalışmak, bu sorulara hiçbir şekilde bir cevap
sağlayamamaktadır? Jeffrey M. Schwartz,
Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of
Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 26-274Kaliforniya Üniversitesi’nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz, algının beyinden bağımsız meydana geldiği gerçeğini şu sözlerle açıklamaktadır:
Peter Russell ise, bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır:
Ne zaman fiziksel görünüm ayrıntılarını araştırmaya kalksak, hep elimiz boş dönüyoruz. Fiziksel ile ilgili olarak edindiğimiz her fikir yanlış çıkıyor. Maddecilik fikri gözlerimizin önünde buharlaşıp gidiyor. Ama maddesel dünyaya olan inancımız gitgide kökleşiyor – bizim deneyimlerimizle sürekli olarak takviye oluyor – öyle ki, bunların fiziksel bir temeli olması gerektiğine dair zannımıza sıkı sıkıya yapışıyoruz. Dünya’nın tüm evrenin merkezinde olduğu zannından hiçbir zaman şüphe etmeyen ortaçağ astronomları gibi, dış dünyanın fiziksel bir kökeni olduğu zannımızı hiçbir zaman sorgulamıyoruz. Gerçekten de, bunun yanıtının doğruca bize bakıyor olabileceğini fark ettiğimde oldukça şaşırdım. Belki de dışarıda gerçekten de hiçbir şey yok. Yani, hiçbir “şey”. Fiziksel görünüm diye bir şey yok. Belki de her şeyin sadece beyinsel bir görünümü var.
|
Beynin içinde, olup bitenleri izleyen bir küçük insan yoktur. Beyin üzerine yapılan çalışmalar, algılayanın kim olduğu sorusuna hiçbir zaman cevap vermeyecektir. Çünkü algılayan, insanın fiziksel benliğinden bağımsız olan “ruh”tur. |
Beyin üzerine yapılan çalışmalar, algılayanın kim
olduğuna dair sorulara hiçbir zaman cevap vermeyecektir. Çünkü bilim
adamlarının beyinde aradıkları şey, aslında insanın fiziksel bedeninden
farklı, kendi benliğinde var olan şeydir.
Stanford Üniversitesi nöropsikoloji profesörü Karl Pribram bilim ve
felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli
arayışa şöyle dikkat çekmiştir:Yunanlılardan beri, filozoflar “makinenin içindeki hayalet”, “küçük insanın içindeki küçük insan”, vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. “Ben” – yani beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisili Aziz Francis’in de söylemiş olduğu gibi: “Aradığımız şey bakanın ne olduğudur.” Karl Pribram, David Bohm, Marilyn Ferguson, Fritjof Capra, Holografik Evren I, Çev: Ali Çakıroğlu, Kuraldışı Yayınları, İstanbul: 1996, s. 37
Şuur, yalnızca Allah’ın insana verdiği ruhun sahip olduğu bir özelliktir. İnsan sahip olduğu ruh ile düşünüp algılayan, karar alıp yorum yapabilen bir varlık haline gelir. Sahip olduğu bilinç ve akıl, bu ruhun insana kazandırdığı özelliklerdir. Allah ayetinde şöyle buyurur:
Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun. (Şura Suresi, 52)
Beynin İçindeki Manzarayı Seyreden Kim?
|
Göz merceğinden geçen ışık, gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu akımlar, beynin arka kısmındaki görme merkezine götürülür. Beyin ise, bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir. |
Bir cisimden gelen ışık, retina üzerine düşer ve daha
sonra işlem görmesi için beyinde otuz kadar farklı görme merkezine
iletilir. Göz merceğinden geçen ışık, gözün arka tarafındaki ağ
tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ
tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu
görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz
sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine
götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler
haline getirir. Craig Hamilton’un belirttiği gibi, “bu şimdiye dek hiç
kimsenin tatmin edici bir çözüme ulaştıramadığı bir problemdir. Fakat
yine de bizim anlamamız gereken, gözlerinizin her biri resmin farklı bir
kısmını görür ve beyniniz ise bunu bir bütün haline getirir”. Yapılan
bu tanımlar, oldukça genel anlamda gözün nasıl gördüğünü tarif
etmektedir. Gözler, bize dış dünyadaki, aslını hiçbir zaman
bilemeyeceğimiz bir görüntünün oluşum safhalarının ilk aşamasını temsil
ederler. Dışarıda var olan dünya, gözden geçen ışık sayesinde, elektrik
sinyalleri yoluyla, içimizde, beynimizin oldukça küçük bir noktasında
var olur. Başımızı kaldırıp etrafımıza şöyle bir baktığımızda gördüğümüz
görüntü uçsuz bucaksız da olsa, aslında beynimizin içindeki bu küçük
noktada oluşur. Bu uçsuz bucaksız görüntünün aslının, gördüğümüz
görüntüye benzeyip benzemediğini ise hiçbir zaman bilemeyiz.
Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde özetler:Bir ağaca baktığımda, doğrudan ağacı görüyormuşum gibi gelir. Ama bilim, tamamen farklı bir şeyin gerçekleştiğini söylemektedir. Gözden giren ışık retinada kimyasal reaksiyonları tetikler, bunlar beyne giden sinir lişeri boyunca hareket eden elektrokimyasal impulslar meydana getirirler. Beyin aldığı verileri analiz eder ve sonra dışarıda var olan şeye dair kendi görüntüsünü meydana getirir. Daha sonra ben, ağaç görüntüsünü görürüm. Ama benim asıl gördüğüm ağacın kendisi değildir, sadece zihnimde oluşan görüntüsüdür. Bu, tecrübe ettiğim her şey için geçerlidir. Bildiğimiz, algıladığımız ve hayal ettiğimiz her şey, her renk, ses, duygu, her düşünce, her his zihinde meydana gelen bir şekildir. Bunların tümü zihnin kendi şekillendirmesidir. Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html
|
|
Tüm bunlar, bizi önemli bir gerçeğe götürmektedir:
Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa dünya,
her şeyiyle bizim içimizdedir. Bizler, dışımızda zannettiğimiz dünyayı
aslında beynimizin içindeki küçücük bir noktada görürüz.
Dışarıdaki dünyanın aslını doğrudan göremediğimize ve her şey beyinde
oluşan bir algı olduğuna göre, acaba gören gerçekten “göz”müdür?|
Beyinde bahçede koşuşan çocuklar, mavi bulutsuz gökyüzü, denizi yararak yüzen gemiler yoktur. Var olan şey, sadece elektrik sinyalleridir. |
Bizler, hayatımız boyunca tüm dış dünyayı gözlerimizle
gördüğümüzü zannederiz. Oysa gözün görme işlevini gerçekleştirmesi için
yapılan bilimsel tanım, görenin göz olmadığını anlatmaktadır. Gözler ve
gözlere ait olan milyonlarca sinir hücresi, sadece görme olayının
gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler.
Retina, kendi üzerine düşen ışık parçacıklarını algılar ve bunları
elektrik sinyaline dönüştürerek beyne iletir. Yani burada söz konusu
olan; havadan gelen ışık dalgaları, yağ, protein ve sudan oluşmuş retina
ve iletilen elektrik sinyalleridir. Beyinde; bahçede koşuşan çocuklar,
mavi bulutsuz bir gökyüzü, denizi yararak yüzen gemiler yoktur. Var olan
şey, sadece elektrik sinyalleridir.
Peki beynimizde tüm bu algıların oluştuğu, görüntülerin canlandığı,
seslerin duyulduğu, kokuların oluştuğu bir yer var mıdır? Beyni
dikkatlice inceleyecek olsak, birbiriyle etkileşim içindeki nöronlar ve
bunların arasındaki kimyasal ve elektriksel bağlantılarla karşılaşırız.
Ama beynin hiçbir yerinde renklerin, şekillerin, yazıların ve dış
dünyaya ait diğer şeylerin görüntülerini bulamayız. Beynin hiçbir
yerinde, yaprakları hareket eden yeşil bir ağaç, alışveriş yapan
kalabalık, evler, arabalar, mobilyalar yoktur. Beynin hiçbir yerinde
bize gülümseyen bir dostumuz, annemiz veya babamız yoktur. Bu
görüntüler, beynin hiçbir yerinde bulunmamaktadır. Kısacası, etrafımızda
gördüğümüzü zannettiğimiz dünya, ne dışarıda ne de beyindedir.Görüntünün beyinde olduğunu iddia eden bilim adamlarının şu soruya cevap vermeleri gerekmektedir. Eğer beyinde bir görüntü meydana geliyorsa, bu durumda bu görüntüyü izleyen kimdir?
Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, Phantoms in the Brain (Beynin Aldanışları) isimli kitabında bu durumu şu şekilde açıklamıştır:
Elinde tuttuğu bardaktaki içeceğe baktı. “Göz küremin içine bu bardağın ters bir görüntüsü düşüyor. Açık ve koyu renkli görüntülerin hareketleri retinamın üzerindeki fotoreseptörleri aktifleştiriyor ve şekiller, bir yol boyunca –bu yol optik sinirdir- tek tek pikseller halinde aktarılıyor. Beynimin içindeki ekranda da görüntüleniyor. Bu bardağı da aynen bu şekilde görmüyor muyum? Elbette, beynimin tekrar görüntüyü çevirip düzeltmesi gerekiyor.”
Onun fotoreseptörler ve optik hususundaki bilgileri etkileyici olsa da, beynin içinde bir yerlerde görüntülerin izlendiği bir ekran olduğu şeklindeki açıklamasında ciddi bir mantık hatası vardır. Çünkü eğer iç nöronlara bağlı bir ekranda bardağın görüntüsünü izleyebiliyor olsaydınız, beyninizin içinde bunu görmesi için bir başka küçük insana ihtiyaç duyardınız. Bu da problemi çözmeyecektir, çünkü bu kez onun kafasının içinde görüntüyü izleyebilmesi için daha da küçük bir insana ihtiyaç duyacaktınız ve bu böylece sonsuza dek devam edecekti. Sonuç olarak ise idrak sorusunun gerçek cevabını bulamadan hiç bitmeyen gözler, görüntüler ve küçük insanlar ile başa çıkmanız gerekecekti. V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 66
Bir kitaba, kaleme ya da bir insana baktığımızda, her
durum için farklı bir sinirsel faaliyet harekete geçer. Baktığımız şeyle
ilgili olarak üst beyin merkezleri bilgilendirilir.
Ancak burada gerçekleşen sayısız kimyasal işlem, tek başına görmeyi açıklamaz. Çünkü, beynin içinde görüntüleri izleyen bir küçük adam yoktur. Dış dünyayı izleyen, gören ve bundan bir anlam çıkaran, insana ait ruhtur.
Ancak burada gerçekleşen sayısız kimyasal işlem, tek başına görmeyi açıklamaz. Çünkü, beynin içinde görüntüleri izleyen bir küçük adam yoktur. Dış dünyayı izleyen, gören ve bundan bir anlam çıkaran, insana ait ruhtur.
Ramachandran’ın burada değinmekte olduğu nokta son
derece önemlidir. Beynin içinde görüntü olduğunu varsaydığımızda, bu
görüntüyü beynin içinde izleyen bir kişinin varlığı gerekecektir.
Beyinlerin içinde görüntüler, görüntüleri izleyen küçük insanlar ve
onların beyinlerindeki görüntüyü izleyen küçük insanlar kesintisiz
olarak devam edecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Kuledeki Küçük Adam,
Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık) Beynin içindeki görüntüyü izleyen bir
varlık olmadığına göre, beynin içindeki görüntü iddiası gerçek dışı ve
mantıksızdır. Beynin içi kapkaranlıktır, ışıksızdır, sessizdir. Beynin
içinde renkler, birbirinden güzel görüntülü çiçekler, sıcaklık hissi
veren mangal ateşi ve cıvıl cıvıl öten kuşlar yoktur.
O halde beynin içinde oluşan şey nedir? Ramachandran, bunun teknik açıklamasını şu şekilde yapar:… idrak konusunu anlamak için ilk adım beyindeki görüntüler fikrinden kurtulmak ve nesneler ile olayların dış dünyadaki temsili tarifleri üzerinde düşünmektir. Burada yazılı olan paragraflar gibi bir paragraf, temsili tarif ifadesini çok iyi açıklayabilecek bir örnektir. Eğer Çin’deki arkadaşınıza dairenizin nasıl göründüğünü anlatmak isteseydiniz, dairenizi Çin’e nakletmeniz gerekmeyecektir. Tek yapmanız gereken dairenizi tanımlayan bir mektup yazmaktır. Fakat mektubunuzdaki kelimeleri ya da paragrafları meydana getiren mürekkep hiçbir şekilde fiziksel anlamda odanıza benzerlik göstermez. Mektup, sizin dairenizin temsili bir tarifidir.
Beyindeki temsili tarifin anlamı nedir? Elbette mürekkep damlaları değil, fakat sinir iletilerinin dilinden söz edilmektedir. İnsan beyninde görüntülerin işlenmesi için çok sayıda alan bulunmaktadır, bunların her biri görüntüden belirli türde bilgileri almakta uzmanlaşmış karmaşık nöron ağından oluşur. Her bir nesne, bu alanların içerisinde sadece o nesneye ait bir dizi faaliyeti harekete geçirir. Örneğin bir kaleme, kitaba ya da bir insan yüzüne baktığınızda her durum için farklı bir sinirsel faaliyet şekli tetiklenir ve sizin neye baktığınızla ilgili daha üst beyin merkezlerini “bilgilendirir.” Bu faaliyetlerin biçimi, aynen kağıdın üzerindeki mürekkep damlalarının sizin odanızı temsil veya sembolize etmesi gibi, görsel nesneleri temsil eder ya da sembolize eder. Görsel süreçleri anlamaya çalışan biz bilim adamları için hedefimiz beynin bu sembolik tarişeri oluşturmak için kullandığı şifreyi çözmektir, tıpkı bir şifre çözücünün yabancı bir metni deşifre etmeye çalışması gibi… V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 66-67
Fakat tek başına bu haritanın varlığı görmeyi açıklayamaz çünkü beynin içinde önceden de belirttiğim gibi primer görme korteksinin üzerinde gösterilenleri izleyen küçük bir insan yoktur. V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 70-72
|
|
Richard L. Gregory ise, bunu şu şekilde tanımlar:
Gözlerin, beyinde, nesnelerin algılarından oluşan bir görüntü
oluşturdukları düşüncesinin cazibesinden kaçınmak önemlidir. Beyinde
görüntü fikri, bütün bunları görecek bir iç gözün de bulunmasını
beraberinde getirir. Ama bu da, bu görüntüyü görebilecek bir başka gözün
bulunmasını başka görüntüler için başka gözleri vs. gerektirecektir. Bu
ise hiçbir sonuca ulaşmadan sonsuza kadar bu şekilde devam eder. Richard L. Gregory, Eye and Brain “the Psychology of Seeing”, 5. baskı, Princeton Science Library, 5. baskı, 1997, s. 5Iowa Üniversitesi Nöroloji Departmanı profesörü ve başkanı Antonio Damasio, “oldukça dürüst bir şekilde şunu söyleyebilirim; bilincin ilk problemi, nasıl ‘beyinde bir film’ oluşturabildiğimizdir,” açıklamasını yaparken, bilim adamlarının bu konu ile ilgili içinde bulundukları açmazı açıkça itiraf etmektedir. Açıktır ki, 21. yüzyıl bilimi, “Gören kim?” sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Bilim adamları, beynin içinde bir izleyicinin olduğu varsayımını kuşkusuz terk etmişlerdir.( Antonio Damasio, The Feelings of What Happens “Body Emotion and the Making of Consciousness”, Vintage Books, 2000, s. 9) Ama bu durum, beyinde oluşan görüntü kavramını bilim adamları açısından daha büyük bir problem haline getirmiştir. Beynin içindeki tek bir nokta, bize, sayısız detaya sahip olan, mükemmel netlikte ve kusursuz ayrıntılar taşıyan bir dünya sunmaktadır. Hem de kesintisiz olarak. Bunun teknik ve bilimsel açıklaması budur. Peki acaba oluşan “görüntü” nerededir?
Oxford Üniversitesi’nden psikolog yazar Susan Blackmore, şu yorumu yapar:
* Crick, “gözlerimizin önünde gördüğümüz dünyanın canlı görüntüsü”nün bağlantılarını bulmak istediğini söylüyor. Damasio ise bunu “beynin içindeki sinema” olarak adlandırıyor. Ama eğer görsel dünya büyük bir illüzyon ise, bu durumda bu kişiler aradıkları şeyi hiçbir zaman bulamayacaklar, çünkü ne beynin içindeki sinema ne de canlı görüntü beyinde bulunmamaktadır. Bunlar da illüzyonun bir parçasıdır. Susan Blackmore, Consciousness “A Very Short Introduction”, Oxford, 2005, s. 64 (: DNA sarmalının keşfi ile Nobel ödülü alan İngiliz biyokimyacı.)
|
Baktığımız nesnenin, dış dünyadaki gerçek halini gördüğümüzden emin oluruz. Oysa biz, o nesnenin hiçbir zaman aslına ulaşamayız. Gördüğümüz şey, tıpkı yanda yere yapılmış bu üç boyutlu resimde olduğu gibi yalnızca bir illüzyondur. Zihnimizin ürettiği şeydir. Ancak biz, bunların gerçekliğinden, dışarıdaki asıl görüntüleri ile muhatap olduğumuzdan hiçbir zaman şüphe duymayız. |
Susan Blackmore’a göre muhatap olduğumuz her şey,
yalnızca bir illüzyondur. Aslında illüzyon tanımı burada ortaya çıkan
durumu tam olarak açıklayamamaktadır. İllüzyon, zihnimizde meydana gelen
olayları fiziksel gerçeklerle karşılaştırdığımızda ortaya çıkan bir
durumdur. Ancak burada insan, dışarıdaki dünya ile yani karşılaştırma
yapabileceği bir fiziksel gerçeklikle muhatap değildir. Bunların tümü,
zihnin ürettiği şeylerdir ve zihin, dışarıdaki gerçekliği hiçbir zaman
görememekte, duyamamakta, hissedememektedir. Bunlar yalnızca bize ait
gerçeklerdir. Bu durumda burada gerçekleşen durumu illüzyon değil, daha
çok hayal olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
Sahip olduğumuz dünya, sadece bizim algılarımızda oluşur. Bu dünyayı
bizim gördüğümüz gibi gören, bize ait algıları hissedip algılayan, bizim
dünyamıza şahit olan hiç kimse yoktur. Gördüklerimiz, beynimizin de bir
parçası değildir. Beyin de sahip olduğumuz bu hayali görüntüye aittir.
Bizim algılarımız; bize seyrettirilen, bizim için var edilmiş bir
dünyayı oluştururlar. Dışarıda gerçek, maddesel bir dünya vardır ama
insan buna hiçbir zaman ulaşamamaktadır. Kuantum fiziğinin kaşişerinden
Erwin Shrödinger’in belirttiği gibi, “her kişinin dünya görüntüsü, kendi
zihninin oluşturduğu kavramdır ve daima öyle kalacaktır. Bu dünya
görüntüsünün, başka bir varlığa sahip olduğu hiçbir zaman
kanıtlanamaz”.(- Peter Russell, From Science to God “A physicist’s
Journey into the Mystery of Consciousness”, New World Library, 2002, s.
42)Gözümüzün önünde zannettiğimiz bir nesneye, örneğin bir kitaba bakarak edindiğimiz deneyimi, onu sadece düşünerek de edinebilmemiz bu gerçeğin önemli delillerindendir. Beynin içinde, gerçekte var olmayan bir varlığın görüntüsünü elde etmekteyiz. Washington Üniversitesi’nden psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, beynin bu olağanüstü mekanizması için şu sözleri söylemektedirler:
Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından “algı” olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır. Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?( Michael I. Posner, Marcus E .Raichle, Images of Mind, Scientific American Library, New York 1999, s. 88)
|
|
Bir nesneyi, bu nesnenin aslı yokken zihnimizde var eden
şey, aslının var olduğunu zannettiğimizde onu zihnimizde var eden
mekanizma ile aynıdır. Dolayısıyla, dış dünya olarak gördüğümüz
görüntülerin varlığı, yalnızca bir yanılsama, bir hayaldir. Gördüğümüz
her şey, karşımızdaki renkli dünya, dostlarımız, çevremizdeki insanlar,
hatta kendi bedenimiz bu hayalin bir parçasıdır. Tüm bunların kaynağı
sandığımız şey, yani dış dünyanın aslı, bizler için daima bir bilinmez
olarak kalacaktır.
Bu gölge dünya; çalıştığımız iş yerini, evimizi, çevremizdeki
insanları, arabamızı, yediğimiz yemeği, seyrettiğimiz filmi, kısacası
yaşantımızdaki her şeyi kapsar. Evimize girdiğimizde, gerçek evimizden
içeri girdiğimize dair bir his duyarız. Oysa gerçek evimizin, ona
tıpatıp benzeyen, hatta görüntü olduğuna dahi ihtimal vermediğimiz bir
kopyasını zihnimizde izleriz. Evin içinde karşılaştığımız herkesin
görüntüsünü yine zihnimizde seyrederiz. Bütün hayatımız, beynimizin
içindeki küçük bir mekanda geçer.
Bu konu üzerinde araştırma yapan nörolog ve
psikologların birçoğu, buraya kadarki sonuca rahatça ulaşırlar. Ama
“algılayanın kim” olduğu sorusunun cevabını vermekten genellikle uzak
dururlar. Beyinde küçük insanlar arar, tüm bunları algılayan bir
maddesel varlığı bulmaya çalışırlar. Bunu kitaplar, makaleler,
konferanslar boyunca tartışır, konuyu çözememiş diğer bilim adamlarını
örnek gösterir ve işin içinden çıkamadıklarını iddia ederler. Oysa tüm
teknik ve bilimsel gerçeklerin açıkça gösterdiği sonuç, bütün bunları
algılayan, gören ve hissedenin, insanın sahip olduğu ruh olduğudur.
Bilim adamlarının beyinde aradıkları şey, yani “gören varlık” ruhtur.
Bizim “dış dünya” olarak kabul ettiğimiz yaşama ait her şey, bu ruha
izlettirilen görüntülerden ibarettir. Bu gerçek, bazı bilim adamlarının
yüceliğine inandıkları materyalizmi ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin
maddesel varlıklardan ibaret olduğunu iddia eden materyalistler için
ruhun varlığı, kesin olarak kabul edilemezdir. İşte bu nedenle,
“algılayanın kim” olduğu sorusu, materyalistler için daima cevapsız
kalacaktır.
İnsana sahip olduğu ruhu veren Allah’tır. Bu ruha işittiren,
izlettiren, hissettiren Allah’tır. Mükemmel netlikte, kusursuz detaylı
ve olağanüstü canlılıkta bir dünyayı bizler için yalnızca hayal olarak
yaratan, ruha tüm bunları yaşıyormuş hissi veren, her şeyi yoktan var
eden Yüce Allah’tır. Allah, ayetlerinde bu gerçeği insanlara haber
vermiştir:İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O’dur.
Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır.
Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 6-9)
ALT BAŞLIK–BİZİM İÇİN GERÇEK NEDİR?
“Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı
verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece
zihnimizde var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla
ulaştığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu
fikirler, zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak… Bütün
bunlar mademki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve
şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların
içine düşmüş oluyoruz demektir…” George
Berkeley –(George Politzer, Felsefenin Başlangıç ‹lkeleri, Sosyal
Yayınları, Çev: Enver Aytekin, İstanbul: 1976, s. 38-39-44)
|
|
Herhangi bir varlığı görmemiz, onun sesini duymamız veya
ona dokunmamız, dışarıdaki maddesel dünyanın niteliği hakkında hiçbir
bilgi vermemektedir. Bizim için bir maddeyi madde yapan, onun fiziksel
varlığına dair bize delil veren şey, onu algılıyor oluşumuzdur. Ama
aslında bizim algı dünyamızda, algının gerçekleştiği merkez olan beynin
içinde ne görüntü, ne ses, ne lezzet, ne de koku vardır. Beynin içi
zifiri karanlıktır, beynin içi sessizdir. Beynin içinde kokuyu
algılayan, oluşan görüntüleri izleyen küçük varlıklar yoktur.
Dolayısıyla, beynin içinde görüntülerin ve seslerin oluşması
mantıksızdır, anlamsızdır ve bilimsel olarak imkansızdır. Ancak bizler,
bu zifiri karanlık ve sessiz mekanın içinde, hayranlık uyandırıcı
derecede mükemmel, renkli, hareketli ve net bir dünya görürüz. Bu öyle
bir dünyadır ki, yalnızca beynimizin içinde oluşan bir algı dünyası
olmasına rağmen, gerçekliği oldukça ikna edicidir.
Beyinde, dünyanın en mükemmel kamerasından daha kaliteli görüntü
sağlayan, en gelişmiş üç boyutlu sinema ve televizyondan daha net ve
renkli bir görüntü meydana gelmektedir. Beyinde, en gelişmiş müzik
sisteminden daha mükemmel olan, daha net ve çok boyutlu, gerçeğinden
ayırt edilemeyen sesler meydana gelmektedir. Yine beyinde, parfümün,
gülün kokusu oluşmakta; sıcak, soğuk hissi mükemmel şekilde meydana
gelmektedir. Bu kusursuz netlikteki dünya, Allah’ın dilemesi ile
kesintisiz olarak bizlere sunulmaktadır.|
Bizler; bize iletilen, ulaştırılan ve gösterilen kadarını bilebiliriz. O da zihnimizin içinde olan bitenlerin tamamıdır. İnsanın çalıştığı iş yeri, evi, yaşantısı, aslında tümüyle zihnindedir. Bizler, dışarıda var olduğuna emin olduğumuz o maddesel dünyanın yalnızca hayali bir kopyasını görmekteyiz. |
Kalabalık bir pazar yerinde etrafına bakan insan,
etrafta koşuşturmakta olan çocukları, alışveriş yapan birbirinden farklı
insanları, rengarenk vitrinleri, yiyecekleri, yol boyunca dolaşıp duran
sokak kedilerini, sıcak havayı, civardaki kafeteryalardan yükselen
yemek kokularını aynı anda algılayıp hissedebilmektedir. Kimi zaman
yanındaki kişiyle sohbete dalmakta, yanından geçen tanıdığı kişilere
selam vermekte, etraftaki çiçekleri koklamaktadır. Ama aslında bu insan,
sadece beyninin içinde oluşan bir görüntüyü izlemektedir. Etrafında
gördüğü kalabalık, gözlemlediği detaylar, burnuna gelen hoş kokular,
beyninin içindeki hayali ekranda oluşmaktadır. O ise, duyuları
vasıtasıyla kendisine izlettirilen görüntüyü seyretmekte ve
hissetmektedir. Bunların tümü, bu kişinin yaşantısıdır ama aslında her
biri onun beyninde oluşan algılar bütününden başka bir şey değildir.
Gerçekte içinde bulunduğu ortam, yani bu dünyanın aslı, kişinin
kendisine hissettirilen gibi midir? Bunu bilemeyiz. Gerçekten etrafında
kalabalık insanların olup olmadığı veya çiçeklerin kokusunun bütün
ortamı kaplayıp kaplamadığı konusuyla ilgili bir bilgi edinmemiz mümkün
değildir. Bize gösterilen, yalnızca ortamın algıladığımız şeklidir.
Bizim için dış dünya, yalnızca algıladığımız dünyadır. Organlarımızın
bize ilettiği elektrik sinyalleri ortadan kalktığında, dışarıda bir
dünya olmasına rağmen, bizim dış dünyamız da ortadan kalkacaktır.Biz; bize iletilen, ulaştırılan ve gösterilen kadarını bilebiliriz. O da zihnimizin içinde olan bitenlerin tamamıdır.
Gerard O’Brien, dış dünya ile algıladığımız dünya kavramını şu şekilde açıklar:
Bizim yaşadığımız dünyanın, bir anlamda kafalarımızın içinde oluşturulan dünyanın, gerçekte dünyanın aslı olup olmadığı ile ilgili bir soru akla geliyor. Çünkü eğer bir dizi teorisyenin benimsediği gibi dünyanın aslında beynimizde oluşturulduğunu kabul edersek, bu durumda bizim dünyada tecrübe ettiklerimiz ile deneyimlerimiz dışındaki gerçek dünya arasındaki benzerlik gerçek bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bizim dünyadaki deneyimlerimiz ile dünyanın gerçekte nasıl olduğu arasında büyük uyuşmazlıklar olduğunu düşünüyorsanız, bu durumda bizim gördüğümüz dünyanın ve deneyimlerimizin bir bakıma hayal olduğu düşünülebilir.(vurgu orijinaline aittir.)- Natasha Mitchell, Is the Visual World a Grand Illusion?, Radyo Programı, 18 Ocak 2004, http://www.abc.net.au/rn/science/mind/s996555.htm
Şu durumda bize göre gerçek nedir?
İnsanın gerçeklik dediği şey, beyninin ve hislerinin dışında maddi olarak var olan bir gerçek dünyaya işaret eder. İnsan, bu dünyayı gözlemlese de gözlemlemese de bunun varlığına olan inancı tamdır. Sabah kalktığında kendi odasının içinde olduğundan emindir. Bürosunu ve bürosundaki bilgisayarının tam olarak bulundukları yerde olduklarını varsayar, ertesi sabah tekrar işe gittiğinde bunları burada bulacağından da emindir. Günün sonunda eve gitmek için yola çıktığında evinin orada olacağını farz eder. Arkadaşlarının, ailesinin, tanıdıklarının, akrabalarının, onları görse de görmese de var olduklarını kabul eder. Her gün yaşadığı ve tekrarladığı bu günlük tecrübelerin çoğu, tüm bu durumları sorgulamaya mahal vermemekte, hatta tam tersine tüm bunları teyid edecek şekilde gerçekleşmektedir.
Ama aslında bunların tümü zihnimizdedir. Bize hissettirilen şeylerdir. Dışarıda var olduğuna emin olduğumuz o maddesel dünyanın yalnızca hayali bir kopyasını görmekteyiz. Bizim dünyamızı, sadece sahip olduğumuz algılar meydana getirmektedir.
Susan Blackmore, beynin içindeki bu dünyayı, şu şekilde tanımlamıştır:
Zihin, kişisel bir tiyatro gibidir. Ben, bu tiyatronun içinde, kafamın içinde bir yerlerdeyim ve gözlerimden dışarı doğru bakıyorum. Ama bu, çok duyulu bir tiyatrodur. Bu nedenle, dokunuşları, kokuları, sesleri ve hisleri de tecrübe edebiliyorum. Ayrıca ben, hayal gücümü de kullanabiliyorum. İç gözüm veya iç kulağım sayesinde zihinsel bir ekran üzerinde görüntüleri ve sesleri görünür hale getirebiliyorum. Bunların tümü benim bilincimi oluşturuyor ve “ben” bunları tecrübe eden izleyiciyim. (Susan Blackmore, Consciousness “A Very Short Introduction”, Oxford, 2005, s. 13-14 )
Bizim gözlemlediğimiz dünya, yalnızca bir kopya dünyadır. Işıklarla donatılmış bir lunapark, beyinde oluşan bir kopya görüntüdür. Kaynağı yalnızca elektrik sinyalleridir. Çevremizdeki insanların, yakınlarımızın, etraftaki kuşların sesleri, beynimizin içinde oluşan kopya seslerdir. Kaynağı yalnızca elektrik sinyalleridir. Yediğimiz bir meyvenin tadı ve kokusu, beynimizde oluşan kopya lezzet ve kopya kokudan ibarettir. Meyvenin aslını yememiz imkansızdır. Beynimizdeki meyvenin her türlü özelliğinin kaynağı elektrik sinyalleridir. Hiçbir zaman Güneş’in gerçek sıcaklığını, denizin gerçek serinliğini ve bir buz parçasının gerçek soğukluğunu hissetmiş değiliz. Çünkü Güneş’in, denizin ve buzun asıllarına hiçbir zaman ulaşamadığımız gibi, onların bizde meydana getirdiği etkiler de yalnızca elektrik sinyalleridir.
Karşımızda duran su bardağı, aslında bizden uzakta değildir. Karşımızda durmamaktadır. O, beynimizin içindedir. Onun görüntüsünü beynimizin içinde görürüz. Bardağın cam yüzeyine dokunduğumuzu zannettiğimizde, aslında bardağın aslına dokunmayız. Çünkü dokunmayı hisseden parmaklar değil, beynimizdir. Bu durumda insan, hiçbir zaman gerçek bir bardağa dokunamaz. O bardaktaki suyu içemez. İçtiği su, yine insanın kendi beyninde oluşan algıların verdiği bir su içme hissinden ibarettir.
Ülkemizde de gösterime giren What The Bleep Do We Know? (Ne Biliyoruz ki?) belgesel filminde Atlanta Georgia’da Life Üniversitesi’nden tıp doktoru Joe Dispenza, “beyniniz şurada (dışarıda) olanla burada (beynin içinde) olan arasındaki farkı bilmez” diye belirtmekte, aynı belgeselde Fred Alan Wolf ise, “‘burada’ (beynin içinde) olandan bağımsız bir ‘şurada’ (dışarıda olan) yoktur”( What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse ) demektedir.
Yaşadığımız hayat, söz konusu kopya algıların bir bütünüdür. Bunların gerçekçi görüntüsü ise oldukça aldatıcıdır. Biz, karşımızdaki kişinin de bizimle aynı şeyleri algıladığını düşünür, onunla bu konuda hemfikir olur ve algıladığımız dünyanın gerçek halini gözlemlediğimizi zannederiz. Oysa gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler konusunda bizimle hemfikir olan karşımızdaki kişi de, bizim beynimizde oluşan bir görüntüden ibarettir. Ayrıca, onun algıladığı şeylerin bizimkinden farkının ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Bizim için yeşilin nasıl bir şey olduğunu, ıhlamur kokusunun neye benzediğini ona tarif edebilmemiz mümkün değildir.
Bu durumda gerçek nedir? Joe Dispenza, konuyla ilgili olarak şu soruları sorar:
Bilimsel deneyler gösterdi ki, eğer bir kişiyi alıp beynini belli PET taramalarıyla veya bilgisayar teknolojisiyle incelerken belli bir nesneye bakmalarını istersek beynin belli bölgeleri aydınlanıyor. Sonra gözlerini kapatıp aynı nesneyi hayal etmeleri istendiğinde, sanki o nesneye gerçekten gözle bakıyormuş gibi, beynin aynı bölgeleri aydınlanıyor. Bu, bilim adamlarının şu soruyu sormasına neden oldu: O zaman kim görüyor? Beyin mi görüyor? Yoksa gözler mi? Gerçek ne? Gerçek olan beynimizle gördüğümüz mü? Yoksa gözlerimizle gördüğümüz mü? Ayrıca gerçek şu ki, beyin çevresinde gördükleriyle hatırladıkları arasındaki farkı bilmez. Çünkü aynı özel sinir ağları ateşlenir. Bunun üzerine bilim adamları yine aynı soruyu sorar: Gerçek nedir? (What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse )
“What the Bleep Do We Know?” belgeselinde J. Z. Knight, gerçekliği şöyle tanımlamıştır:
Bu gerçekliğe gerçek demeye izin verdik… hayal gücüyle… hareketsizliği kırmak, kaostan çıkmak ve onu biçiminde tutmak için ona “madde” diyoruz. (What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse)
Bizler, yalnızca bize ait olan bir algı dünyasının içinde yaşarız. Bu dünyadaki görüntüler, başka kimsenin bizimle paylaşamayacağı, kimsenin onaylayamayacağı görüntülerdir ve biz bu görüntüleri gerçek olarak kabul ederiz. Bu durumda, gerçek sadece bir hayal midir? Sadece bize hissettirilenlerden mi ibarettir? Kendi bedenimiz olarak sahiplendiğimiz beden, kendi yaşamımız diye kabul ettiğimiz yaşam, bizim zihnimizde sadece bir hayal olarak mı var olmaktadır?
Bunların tümü gerçekten de birer hayaldir. Kendi beynimizin içinde var edilen bir hayal aleminin içinde varlığımızı sürdürürüz. Dışarıdaki gerçek dünyayı izlediğimizi düşünürüz. Ama aslında bizim için beynimizde yaratılan yepyeni bir dünya vardır ve bizim bunun dışına çıkmamız imkansızdır.
Filozof Geoff Haselhurst, bizim beynimizde oluşturduğumuz gerçeklik kavramı konusunda bilimin açıklamasız kaldığını şu sözlerle açıklar:
İkinci olarak, (ve hayal kırıklığına uğratıcıdır ki) algılarımız bizi aldatırlar. Felsefeciler, binlerce yıldır zihnimizin algılarımızı temsil ettiğini ve bu nedenle bizim gördüğümüz, tattığımız ve dokunduğumuz dünyanın, bizim algılarımıza sebep olan gerçek dünyadan farklı olduğunu biliyorlardı. Renk algımız, zihnimizin nasıl belirli bir ışık frekansını temsil ettiğine çok açık bir örnektir. Dahası, eğer gerçekliği tanımlayacaksak, bunu algılarımızı meydana getiren gerçek varlıklardan yola çıkarak yapmamız gerekir, aslını tam temsil etmeyen duyularımızdan değil. Bu nedenle bilim, deneysellik üzerine kurulmuş olduğundan, gerçekliği tanımlama konusunda pek başarılı olmamaktadır. (Geoff Haselhurst, Introduction to Metaphysics / Principles http://www.spaceandmotion.com/metaphysics.htm)
Peter Russell ise şu açıklamaları yapar:
Öncelikle, modern fiziğin vardığı sonuçların bizim deneyimlerimizden veya gerçeklerden çok uzaklaştığını şaşırtıcı bulabiliriz… Ama bundan daha şaşırtıcı olan, insan beyninde oluşan gerçeklik görüntüsünün, her şeyin aslına uygun olan tam bir görüntüsü olmasıdır… Maddesel dünyadan bahsettiğimizde, genellikle onun altında yatan gerçekliği kastederiz – bizim “dışarıda” olarak algıladığımız dünyayı. Ama aslında biz sadece gerçeğin görüntüsünü tarif ederiz. Bizim tecrübe ettiğimiz maddesellik, hissettiğimiz katılık, bildiğimiz “gerçek dünya”nın tümü, zihinde yaratılan görüntünün parçalarıdır. Bunların tümü gerçeği yorumlama şekilleridir. Her ne kadar kulağa çelişkili gelse de, madde, zihinde yaratılan bir şeydir. (vurgu orijinaline aittir.)- http://www.peterussell.com/Reality/realityart.html
Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.
(Bakara Suresi, 147)
(Bakara Suresi, 147)
Bu durumda bizim için gerçek, dışarıda aslına hiçbir
zaman ulaşamayacağımız madde değildir. Beynimizde bunların tümünün
elektrik sinyallerinden oluşan bir görüntüsü meydana geldiğine göre,
gerçek, bizim beynimizde oluşan dünya da değildir. Bu dünya tümüyle
hayaldir, bir illüzyondur. Biz bu dünyayı izleyerek yanılır, aldanırız.
Dolayısıyla “gerçek”, bizim için ne dışarıda, ne de beynimizin içindeki
görüntüdedir.
Peki bu durumu fark edip kabullenmek zor mudur? Fred Alan Wolf,
insanların içinde yaşadıkları hayal dünyasına olan alışkanlıklarını ve
“asıl gerçeklik” kavramından nasıl uzak durmaya çalıştıklarını şu
sözlerle özetler:Bizler bilinçsizce içimizde gömülü olan bu sırrı saklama çabası içindeyiz… Bir başka deyişle, bizler bilinçsizce, her şeyin gördüğümüz şekilde olduğu illüzyonun altında yaşamayı seçiyoruz. Bu yalnızca benim veya sizin için geçerli olan önemli bir gerçek değil, bu evrenin varlığının en derin sırrıdır… Bunun (bu sırrı saklama çabasının) sonuç vermesinin tek nedeni, buna inanmakta hepimizin hemfikir oluşumuzdur. Eğer buna inanmayı bir dakika veya sadece bir saniye, hatta tek bir milisaniye kadar durdurursak ve bilincimizin bunu durduğumuzun farkına varmasını sağlarsak, bu sırrın açığa kavuştuğunu görürüz.
Yaşantımızın bazı noktalarında, bir şekilde, bir yerlerde, sadece bir anlığına, bu büyük sırrın ortaya çıktığı zamanlar olur… Ama hiçbir zaman “yaşasın” diye bağırmayız. Tiyatro salonunda kimsenin şaşkınlıktan nefesi kesilmez. Tek bir yaratıcı eylem sırasında, bir şey hiçlikten ayırt edilir olur, ama kendimizi kandırarak bunu görmeyiz. Bu, bu şekilde devam eder. Etrafı alkışlar doldurmaz. Arkamıza dayanır, gösteriyi izler, derin bir nefes alır ve şöyle deriz: “Biz bunu hiçbir zaman çözemeyeceğiz, en iyisi sadece kabul edelim.”
… Pek çoğumuz alışkanlık olarak bu konuda bilinçsiz şekilde kalır ve varlığımızın son nanosaniyesine kadar bu hayale sıkıca yapışmış olarak yaşarız. Okyanus ile yeryüzü arasındaki hava, yer ve su arasındaki sınıra bakarız. Kabaran kuma, suya ve havaya bakar ve farkları hatırlarız. Aynı şekilde, yaşamımızı görünmeyen bir zarın bizi “oradaki dış dünyadan” ayırdığı oldukça rahat bir zan içinde geçiriyoruz. “İçeride”, zihnimizin içinde, bizim hayal gücümüzün iç dünyasında, güvenlikte ve yalnızız. Hiçbir şekilde, hiç kimse veya hiçbir şey bizim zihin dünyamızın içine izinsiz giremez. Bedenimizdeki her duyu, bize sürekli olarak bunun gerçek olduğunu söyler, her birimiz yalnızızdır. “Dışarıdaki” ve “içerideki” dünyaları birbirinden ayıran algısal gösterilerimizle yüzleştirecek her türlü bilgiyi, her düşünceyi, her algıyı, her hayali hikayeyi inkar ederiz. Bize farklı bir hikaye anlatan kişilere şüpheyle bakar ve muhtemelen onların yanlış yola sapmış olduğunu düşünür, hatta deli olduklarına kanaat getirerek onları başımızdan atmaya çalışırız.( Fred Alan Wolf, Mind into matter “A New Alchemy of Science and Spirit”, 2001, Moment Point Press, s. 15-16)
Beynimizde oluşan dünyanın gerçek olmadığını kavramak ve bunu kabullenmek, bir materyalist için oldukça zordur. Ama bu, bugün bilimin doğrulamış olduğu bir durumdur. Buna rağmen, Fred Alan Wolf’un da belirttiği gibi, bu büyük gerçek görmezden gelinir. Bir hayal dünyasında yaşamakta olmamız, sıradan bir bilimsel buluş gibi yansıtılır ve çözülemeyen bir problem olarak kabul edilir. Bunun tek nedeni, bizim için “gerçek” olanın, materyalist zihniyet için “kabul edilemez” oluşudur. Materyalistlerin kabul edemedikleri ve bilim adamlarının arayıp durdukları bu “gerçek”, insana ait ruhtur. Bu dünyada mutlak olan ve ahirette sonsuza kadar varlığını sürdürecek olan insan ruhudur. Bu ruhu insana veren Allah’tır. İnsanın dışında var olan madde de, insanın kendi bedeni de, zihninde meydana gelen hayatı da bir gün yok olup gidecektir. Baki ve Mutlak olan, Yüce Allah’ın dilediğine verdiği Kendi emrinden olan “ruh”tur.
Hani Rabbin meleklere: “Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım” demişti.
“Onu bir biçime sokup, ona Ruhum’dan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın.” (Sad Suresi, 71-72)
RÜYADAKİ GERÇEKLİK
|
Rüya gördüğümüz sırada, kapkaranlık sessiz bir ortamda yalnız başımızayızdır. Gözlerimiz kapalıdır, koşmayız, konuşmayız, hiç kimseyi görmeyiz. Ama rüya sırasında çevremizdeki insanlar, ortam, yaşadığımız olaylar o kadar gerçekçidir ki, tüm bunları gerçekte yaşadığımızdan hiçbir zaman şüphe duymayız. Rüya örneği, bize dış dünyanın algılardan oluştuğunu kanıtlayan önemli bir delildir. |
Rüya gördüğümüz sırada, aslında hiç kimseyle konuşmayız.
Hiç kimseyi görmeyiz, gözlerimiz kapalıdır. Koşmayız, yürümeyiz.
Karşımızda ürküp kaçmamıza neden olan varlıklar veya güzelliğini
izlediğimiz yemyeşil ve geniş bir çimenlik veya aşağıya bakmaya
korktuğumuz dev gökdelenler veya kalabalık insan toplulukları yoktur.
Bizler, karşımızda tüm bu görüntüler varken, aslında yatağımızda yalnız
başımızayız. Etrafımızda olduğunu zannettiğimiz kalabalığın çıkardığı
şiddetli gürültü, sessiz odamızda bize hiçbir zaman ulaşmamaktadır.
Hızla koştuğumuzu zannettiğimiz bir anda aslında neredeyse hiç hareket
etmemekteyiz. Yanımızdaki insan ile hararetli bir konuşma yaparken
aslında ağzımızı bile açmayız. Ama rüya gördüğümüz sırada, tüm bunları
net olarak yaşarız. Çevremizdeki insanlar, ortam, yaşadığımız olaylar o
kadar gerçekçidir ki, rüya sırasında bunları gerçekte yaşadığımızdan
hiçbir zaman şüphe duymayız.
Rüyamızda bize araba çarptığını görebilir ve bununla ilgili hisleri
net olarak algılayabiliriz. Araba yaklaşırken hissettiğimiz korkuyu,
arabanın geliş şeklini ve hızını, bize çarptığında bedenimizde meydana
gelen acıyı gerçekte olduğu şekilde yaşar ve bu olayın gerçekliğine dair
hiçbir kuşku duymayız. Havanın sıcaklığı, insanların bakışları,
giydiğimiz kıyafetler, her şey son derece gerçekçidir. Ama aslında
bunların hiçbirini yaşamamışızdır. Bize ulaşan hiçbir ışık, hiçbir ses
yoktur. Görüntünün, sesin, kokunun oluşması için hiçbir sebep yoktur.
Dış dünya dediğimiz kavram, yok olmuştur. Sadece zihnimizde yaşanan bir
hayat vardır. Ama bunun bu şekilde olduğunun farkında olmayız. Rüya
gördüğümüz sırada bize tüm bunların bir rüyadan ibaret olduğu
hatırlatılacak olsa, buna ihtimal vermez, içinde yaşadığımız dünyanın
gerçekliğine oldukça ikna oluruz. Bizim için, rüya sırasında gördüğümüz,
kokladığımız, dokunarak hissettiğimiz ve duyduğumuz şeylerin kesin bir
gerçekliği vardır. İşte bu nedenle, rüya sırasında korkularımız,
sevinçlerimiz, endişelerimiz gerçektir. Bütün fiziksel deneyimleri,
uyanıkken yaşadığımız şekli ile yaşarız. Rüya sırasında, rüyada
olduğumuzdan şüphelenmemizi gerektirecek hiçbir delil söz konusu
değildir.Rüya örneği, bize ait dış dünyanın bir algıdan ibaret olduğu gerçeğini kanıtlamak için oldukça etkili bir örnektir. Rüya sırasında insan, çevresindekilerin gerçek olmadığına ikna olamadığı gibi, gerçek hayat dediği bu dünya içinde yaşarken de, bunun yalnızca zihnimizde algılanan bir gerçeklikten ibaret olduğuna ikna olmakta oldukça zorluk çeker. Oysa “gerçek hayat” dediğimiz görüntüleri algılayış biçimimiz, rüyaları algılayış biçimimizle tamamen aynıdır. Her iki görüntü de zihnimizde oluşur. Her iki görüntüyü de izlerken bunların gerçekliğinden şüphe duymayız. Oysa rüyaların gerçek olmadığına dair elimizde gerçek bir delil vardır. Rüyadan uyandığımızda, “demek ki gördüklerim sadece bir rüyaymış” deriz. Öyle ise, şu anda gördüklerimizin bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz?
Allah, ayetlerinde bu gerçeği şöyle haber verir:
Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş”. (Yasin Suresi, 51-52)
Şu anda bunun ispatı, bize bilimsel olarak verilen delillerdir. Rüyadan uyanacağımız an ise, yaşamımızın sona ermesi ile başlayacaktır. Şu durumda, asıl doğru olan bu dünyanın bizler için sadece bir hayal, bir rüya gibi zihinde yaşandığını kabul edip ona göre davranmaktır.
Peter Russell, rüyadaki gerçeklik ile yaşadığımız dünyaya ait gerçekliği şu şekilde karşılaştırır:
Dünya algımız, “dışarıda” olanın oldukça ikna edici bir görüntüsüdür. Ama bizim gece gördüğümüz rüyalardan daha “dışarıda” olan hiçbir şey yoktur. Rüyalarımızda etrafımızda görüntülerin, seslerin ve hislerin olduğunun farkında oluruz. Kendi bedenimizin farkında oluruz. Düşünür ve karar veririz. Korkuyu, kızgınlığı, mutluluğu ve sevgiyi yaşarız. Diğer insanları, bizimle konuşan ve bizimle etkileşim içinde olan ayrı ayrı kişiler olarak algılarız. Rüya, bizim etrafımızdaki “dışarıdaki” dünyada gerçekleşiyor gibidir. Sadece uyandığımızda, bütün bunların rüya olduğunu anlarız – her şey zihnimizde yaratılmaktadır.
“Bu sadece rüyaymış” dediğimizde, bu deneyimlerimizin fiziksel bir gerçekliğe dayanmadığını kastederiz. Bunlar; hatıralardan, umutlardan, korkulardan ve diğer faktörlerden oluşmaktadır. Uyanık haldeyken, bizim dünya görüntümüz, kendi fiziksel çevremizden aldığımız duyusal bilgilere dayanmaktadır. Bu durum, uyanıkken yaşadığımız deneyimlere bir tutarlılık ve rüyalarda olmayan bir gerçeklik hissi verir. Ama gerçekte, uyanıkken yaşadığımız deneyimler de, rüyalarımızda olduğu kadar zihnimizin ürünüdür.( Peter Russell, From Science to God “A physicist’s Journey into the Mystery of Consciousness”, New World Library, 2002, s. 42)
Descartes ise bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştır:
Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?
(http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=1&sec1=22&yazi_id=3828)
Elbette ne etrafımızdaki insanlar, ne de algılarımızın sahibi olan biz şu anda yaşadığımız hayatın bir rüya olmadığı güvencesini hiçbir zaman veremeyiz.
|
Rüya sırasında bir çiçeği kokladığımızda, o çiçeğin kendine has kokusunu kusursuz şekilde hissedebiliriz. Bunun nedeni o çiçeği gerçekte koklarken de, onu rüyamızda gördüğümüzde de beynimizde aynı işlemlerin meydana gelmesidir. |
Rüya sırasında bir buza dokunduğumuzda, onun
soğukluğunu, ıslaklığını, şeffaf görüntüsünü beynimizde mükemmel şekilde
algılarız. Bir gülü kokladığımızda, gülün kendine has kokusunu kusursuz
şekilde hissedebiliriz. Bunun nedeni, bir gülü gerçekte koklarken de,
onu rüyamızda gördüğümüzde de beynimizde aynı işlemlerin meydana
gelmesidir. Bu durumda, hangi durumda gülün gerçek görüntüsü ve gerçek
kokusu ile muhatap olduğumuzu bilemeyiz. İşin aslı ise, her iki durumda
da gerçek gül ile muhatap olmadığımız ve her iki durumda da gülün
görüntüsünün de kokusunun da beynin hiçbir yerinde var olmadığıdır. Bu
durumda her ikisi de gerçekliği temsil etmemektedir. Gerald O’Brien, bu
durumu şu sözlerle tarif etmiştir:
Yatağımızda uyuyoruz, gözlerimiz kapalı, ama yine de birçoğumuz çok
canlı görsel deneyimler yaşıyoruz. Bu görsel deneyimlerde insanların
bulunduğu bir dünyadayız, çevremizde olaylar oluyor ve biz bu rüyayı
görürken, bu ortam, bir biçimde bize gerçekten dünyadaymışız gibi
görünüyor. fiimdi bu gerçekten önemli, çünkü bize beyinlerimizin aslında
görme deneyimini rüyalarımızda olduğu şekilde üretme yeteneği olduğunu
gösteriyor. Bu da bazı felsefeciler ve zihin üzerinde çalışan
teorisyenler için genel anlamda şunu gösteriyor, belki de bizler
uyanıkken ve dünyayı gözlemlerken, yanlış bir anlayışa sahibiz. Belki de
gerçekten tüm deneyimlerimizi, dünyayla ilgili tüm görsel
tecrübelerimizi bir biçimde beynimiz şekillendiriyor ve bizim dünyayla
doğrudan bağlantı halinde oldu ğumuz ile ilgili genel kabul tümüyle
yanlış.( Natasha Mitchell, Is the Visual
World a Grand Illusion?, Radyo Programı, 18 Ocak 2004,
http://www.abc.net.au/rn/science/mind/s996555.htm)İnsan rüya gördüğü sırada, bir rüyada olduğunu bilse, üzerine doğru gelen araba onu korkutmaz, elde ettiği mal ve paranın geçici olduğunu bilir, bunun için hırs yapmaz. Sahip olduğu nimetlerin ve güzelliğin, uyanması ile son bulacağını bilir, büyüklenmez. Rüya sırasında, insanların kendisine karşı olumsuz tutumları ve tavırları bir öneme sahip değildir. Çünkü hem bu ortamın hem de bu insanların gerçek olmadıklarını bilir. Rüya sırasında, mutlaka rüyadan uyanacağını bilir; işte bu yüzden dünyevi hırsların peşinde koşmaz, dünyevi huzursuzluklara yanaşmaz, bu yaşamı hiç bitmeyecek zannedip menfaat peşinde koşmaz. Rüya ortamının dışında gerçek bir hayat olduğundan emindir. İşte bu nedenle, rüya gördüğünü bilen bir insan için rüya sırasında içinde bulunduğu ortamın hiçbir önemi ve değeri yoktur.
Rüya için verebileceğimiz bu örnek, gerçek hayat olarak adlandırdığımız bu hayat için de geçerlidir. Bu hayatın gerçek olmadığını, yalnızca bir algı olarak gösterildiğini bilen bir kişi için, burada dünyaya yönelik olarak yaşadıklarının ve duyduklarının hiçbir önemi yoktur. Çünkü tıpkı rüyada olduğu gibi, gerçek olmayan bir hayatın içinde yaşarken, bunun sahteliğini fark etmiştir. Kendisinden menfaat gözetmek isteyen kişilerin gerçekte var olmadıklarını, çevresindeki aldatıcı güzellik ve metaların gerçekte bir hayalden ibaret olduğunu artık bilmektedir. Dolayısıyla, dünyada var olan şeyler üzerinde hırs yapmasının, menfaat edinmek için çaba sarfetmesinin bir anlamı yoktur. Gelip geçici bir rüyanın içinde yaşamaktadır ve asıl hayatın bundan sonra başlayacağını bilmektedir.
Yazar Remez Sasson, konuyla ilgili olarak şu sözleri söylemektedir:
Bu sanki bir film gösterimi gibidir. Filmi seyreden kişi, karakterlere ve ekranda olanlara tamamen kendisini kaptırmıştır. Kahramanlarla birlikte mutlu olur veya üzülür, sinirlenir, bağırır ya da güler.
Eğer belirli bir anda ekranı artık izlememeye karar verirse ve dikkatini oynayan filmden geri çekmeyi başarabilirse, filmin meydana getirdiği illüzyondan sıyrılarak kendine gelir. Film makinesi ekrana görüntüler vermeye devam edecektir. Ama o artık bunun sadece filmden ekrana yansıtılan ışık olduğunu bilmektedir. Ekranda gördükleri gerçek değildir, ama yine de oradadır. Filmi izleyebilir veya gözlerini ve kulaklarını kapatmaya ve ekrana bakmamaya karar verebilir.
Bir film seyrederken, herhangi bir anda makaranın sıkışması veya elektrik kesintisi yüzünden filmin durduğu oldu mu? Televizyonda ilginç, sürükleyici bir film seyrederken aniden araya reklamlar girdiğinde size ne oluyor? Etrafınızdaki illüzyondan kurtularak kendinize geliyorsunuz. Siz uyurken ve rüya görürken, birisi sizi kaldırsa, bir dünyadan başka bir dünyaya sürüklenmiş olduğunuzu hissedersiniz. Bu, bizim gerçeklik dediğimiz dünyada da böyledir. Bundan uyanmak mümkündür.(Reality Versus Imagination and Illusion, Remez Sasson, http://www.successconsciousness.com/index_000014.htm)
Yaşadığımız dünya da, tıpkı rüyalar gibi hayal görüntülerden, hayal kokulardan, hayal tatlardan ve hayal hislerden oluşmaktadır. Elbette, bu hayatın sonu gelmeden evvel isteyen bu rüyadan uyanıp gerçekleri görebilir. Bu rüyadan uyanmak, gerçek olanın bu dünya olmadığını fark etmek, asıl gerçekliğin ahiret olduğunu anlamayı sağlayacaktır. Ahireti kavrayan bir kişi ise, dünyanın geçiciliğinin farkında olur, ahirette kurtuluşa ermek için Allah’ı razı etmesi gerektiğini bilir ve bu amaç uğruna yaşamaya başlar. İnsana dünyada ve ahirette sonsuz nimetleri getirecek olan gerçeklerden biri, işte budur. Ayetlerde, kıyamet gününde uyandırılan insanlar şu şekilde haber verilmektedir:
Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. “Andolsun, sen bundan gaşet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir.” (Kaf Suresi, 20-22)
BEYİNDE ALGI BOZUKLUKLARI VE FARKLI BİR DIŞ DÜNYA
Dünyanın gerçek görüntüsünü gördüğümüze dair bizi ikna eden beş duyumuz,
söz konusu algıları meydana getiren elektrik sinyallerinden mahrum
kaldığında, dış dünya da ortadan kalkar. Bu, bilimsel bir gerçektir. Beş
duyu, ancak elektrik sinyalleri yoluyla bize bilgi verir. Dış dünyada
herhangi bir bilgi olsa, fakat ilgili elektrik sinyalleri bize ulaşmasa,
bundan haberimiz olmayacaktır.
Beyinde algı yanılmaları, bu gerçeği bize açıkça gösteren en önemli
delillerdendir. Örneğin karşımızdaki odaya bakar ve odanın tamamını
mükemmel şekilde gördüğümüzü zannederiz. Ama gerçek bu şekilde değildir.
Karşımızdaki odanın küçük bir noktasını hiçbir şekilde göremeyiz. Bu,
sadece bu odayla sınırlı bir durum değildir. Baktığımız her yerde o
kayıp alan mutlaka vardır. Hayatımız boyunca gördüğümüz görüntü
karelerinin her birinde aslında o küçük noktayı hiçbir zaman
görememişizdir. Bu, her insanda var olan “kör noktadır”.Bu körlüğün sebebi, gözü beyne bağlayan sinirlerin gözün bir noktasında bulunmamasıdır. Ancak buna rağmen, karşımızdaki görüntüyü daima eksiksiz görürüz. Bunun nedeni, beynin tamamlayıcı özelliğidir. Kör nokta nedeniyle görünmeyen alan, beynin “boyama” ve arka plandaki diğer görüntüler ile “tamamlama” yeteneği nedeniyle görünür hale gelir. Bu, aslında olağanüstü bir durumdur. O noktada bizim için gerçek anlamda hiçbir şey yoktur. Beynin orada var ettiği şey tamamen hayalidir. Ve biz, o noktayı “göremediğimizi” asla bilmeyiz. Beyin kör noktayı, orada olması gerektiğine karar verdiği en iyi tahminle, yani arkadaki fonla doldurur. Bu tahminin nasıl oluştuğu, bilim adamları için hala bir soru işaretidir. Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, bu sırrı şu şekilde tanımlar:
Örneğin kör noktanızı bir karenin köşesine “hedeşemeye” çalışabilirsiniz. Diğer üç noktayı fark eden görme sisteminiz eksik köşeyi tamamlayacak mı? Bu deneyi kendinizde uyguladığınızda aslında köşenin gözden kaybolduğunu, “ısırılmış” ya da bulanıklaşmış olduğunu göreceksiniz. Görünüşe bakılırsa kör nokta üzerinde tamamlama yapan sinir mekanizması köşeler ile başa çıkamıyordur, doldurulabilecek veya doldurulamayacak şeylerin bir sınırı vardır.( – V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 94)
Peki beyindeki bu tamamlama işlemi üzerinde bizim bir tercihimizin olması mümkün müdür? Ramachandran, bu soruya da şu cevabı verir:
Görmeyle bağlantılı eksikleri tamamlama çok farklıdır. Kör noktanızı bir halı deseni ile doldurduğunuzda, bu noktayı neyin tamamladığıyla ilgili tercihleriniz yoktur, zihninizi bu konuda değiştiremezsiniz. Görsel boşlukları doldurma görevini görmeyle ilişkili nöronlar yerine getirir. Onlar bir kez karar verdikten sonra onların bu kararı geri çevrilemez: Diğer beyin merkezlerine bir kez “evet, bu kendini tekrar eden bir desendir” veya “evet, bu düz bir çizgidir” talimatları gittiğinde, algıladığınız şeyi geri alamazsınız. (V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 103 )
Kör nokta ile ilgili konuyu daha iyi kavrayabilmek için yukarıdaki testi yapabilirsiniz.
Sağ gözünüzü kapatın ve gözünüzü 50 cm.’lik mesafeden monitöre doğru yakınlaştırın. Baştan itibaren gözünüzü sadece artıya odaklayın. Yakınlaştıkça belirli bir süre için soldaki siyah noktanın yok olduğunu göreceksiniz. Beyin görmediği siyah noktayı beyaz zeminle tamamlamıştır.
Sağ gözünüzü kapatın ve gözünüzü 50 cm.’lik mesafeden monitöre doğru yakınlaştırın. Baştan itibaren gözünüzü sadece artıya odaklayın. Yakınlaştıkça belirli bir süre için soldaki siyah noktanın yok olduğunu göreceksiniz. Beyin görmediği siyah noktayı beyaz zeminle tamamlamıştır.
Biz bir masaya bakarken, görme sistemimiz masanın
öncelikle kenarları hakkında bilgi edinmekte ve masanın çizili haline
benzer bir temsili resmini zihnimizde meydana getirmektedir. Görme
sistemi, bunun ardından masanın rengini ve malzemesini seçer. Bunlar,
“tamamlama” işlemi için önemli unsurlardandır. Edinilen bu bilgiler
sonrasında beyin, karşısındaki görüntü ile ilgili genel bir tahmin
yapar. Beynimiz, karşımızdaki görüntünün her detayını incelemek zorunda
kalmaz ve detaylı hesaplamalara girişmez.(
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 103)
Beynimiz, karşımızda, “ihtimal dahilinde” olan görüntüyü var etmiştir.
Dolayısıyla beyin, bizde var olduğuna inandığımız bir illüzyon
meydana getirir. Söz konusu kör noktadaki görüntü, karşımızdaki gerçek
görüntü değildir. Ama biz bunun farkında olmayız. Fakat ilginç olan,
görüntünün bütününün gerçek olduğuna dair de hiçbir kanıtımızın
olmamasıdır. Gerçekte kör noktadaki var olmayan görüntü de, tıpkı diğer
görüntüler kadar gerçektir. Günlük hayatımızda sahip olduğumuz kör
noktanın nerede bulunduğunun farkında bile olmayız. Bu durumda gün
içinde edindiğimiz görüntülerin de birer hayal olup olmadığını
bilemeyiz. Bize “gerçekçi” görünmeleri, gerçek olduklarına inanmak için
yeterli değildir.Beyindeki diğer algı yanılmaları veya algı bozuklukları da bu gerçeği delillendirmektedir. Bunlardan biri kortikal renk körlüğüdür. Eğer beynin her iki yarım küresinde de renklerle ilgili bölüm olan V4 hasar alırsa, söz konusu hastalık ortaya çıkar. Bu hastalığa sahip olan kişiler dünyayı grinin gölgeleri şeklinde görürler. Her şey sanki siyah beyaz bir film gibidir. Ama gazete okumak, insanların yüzünü tanımak veya hareketleri ve yönleri seçebilmek konularında hiçbir problemleri yoktur.( V. S. Ramachandran, A Brief Tour of Human Consciousness, 2004, PI Publishing, s. 26) Buna karşılık eğer orta temporal alan (MT) hasar görürse, hasta hala kitap okuyabilir, renkleri görebilir ama bir şeyin hangi yöne doğru gittiğini ve hangi hızda gittiğini anlayamaz. Prof. Ramachandran, bu konuyla ilgili şunları yazmıştır:
(Beyinde), bir ya da daha fazla alan hasar gördüğünde birkaç nörolojik hastada gözlemlenen çelişkili zihinsel durumlar ile karşılaşırsınız. Bunların içinde nörolojik anlamda en bilinen örneklerden birisi “hareket körlüğü” bulunan İsviçreli bir kadın (ona Ingrid diyeceğim) ile ilgilidir. Ingrid’in beyninde orta temporal (MT) alanda çift taraşı bir hasar meydana gelmişti. Birçok açıdan normal görüyordu, cisimlerin şekillerini söyleyebiliyor, insanları tanıyabiliyor ve hiçbir sorun olmaksızın kitap okuyabiliyordu. Fakat koşan bir insana ya da yolda ilerleyen bir araca baktığında, düzgün ve sürekli hareketler görmek yerine hareketsiz, hızla yanıp sönen kesik ve ani hareketler görüyordu. Gelen arabaların modelini, rengini ve hatta plakalarını tespit edebilmesine rağmen, onların hızını tahmin edemediği için caddenin karşısına geçmekten korkuyordu. Birisiyle yüz yüze konuşmanın telefonla konuşmaya benzediğini, çünkü normal bir konuşma sırasında kişinin yüz ifadesinin değiştiğini görmediğini söylüyordu. Hatta bir fincan kahve ikram etmek bile büyük bir sıkıntı vesilesiydi, çünkü sıvı kaçınılmaz olarak taşıyor ve yere saçılıyordu. Ne zaman yavaşlaması ve ne zaman kahve cezvesinin açısını değiştirmesi gerektiğini bilemiyordu, çünkü sıvının fincanın içinde ne hızla yükseldiğini öngöremiyordu. Bu beceriler sizin ve benim için çok zahmetsiz olabilir ve bunları oldukça doğal karşılarız. Fakat ancak bir şey ters gittiğinde, örneğin bu alan hasar gördüğünde görmenin ne kadar karmaşık olduğunu anlamaya başlarız.(V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 72)
Halisünasyonlar da, algı yanılmalarının bir diğer örnekleridir. Genellikle beyinde meydana gelen bir hasar, çeşitli ateşli hastalıklar, kullanılan ilaçlar veya yaşlılık ve bunama sonucunda oluşan halisünasyonlar, kişinin, karşısında aslında var olmayan şeyleri var olarak algılamasıdır. Halisünasyonlar, kişilerin etraşarında olmayan görüntüleri görmeleri ve olmayan sesleri duymaları şeklinde meydana gelir. Bu kişiler, halisünasyon gördüklerinde bilinçli ve uyanık durumdadırlar. Görüntülerin, gören kişi için gerçekliği oldukça ikna edicidir.
|
|
Saydığımız sendromlar, beyinde meydana gelen hasarlar
veya başka sebepler sonucunda oluşan hastalıklardan sadece birkaç
tanesidir. Bu hastalıklar sonucunda, insanların bazıları olmayan
görüntüleri görmekte, gerçekte görmediği ama kendisi için çok net olan
bir hayat yaşamaktadır. Bazıları için dışarıdaki renkler bambaşkadır.
Gördüğümüz rengarenk dünya onlara neredeyse siyah-beyaz bir film gibi
görünür. Eğer gerçekten dış dünyanın kendisi ile muhatap isek, eğer
yaşadığımız dünya beynimize gelen elektrik sinyallerinden ibaret
değilse, bu durumda bu insanlar neden farklı bir algıya sahiptirler? Dış
dünya eğer “tek”se, neden onlar da dış dünyayı bizim algıladığımız
şekilde algılamamakta, neden aynı şeyleri aynı şekilde
görememektedirler?
Tüm bunların açıklaması şudur: Bizler, dış dünyayı mükemmel şekilde
algıladığımızdan ve algılarımızın bir bütün olduğundan şüphe etmeyiz.
Ama kimi zaman halisünasyon gören bir kişi için de aynı şey geçerlidir. O
da gördüğü hayali görüntülerin gerçekte var olduğunu düşünmektedir. Bu
durumda, beynimizde oluşan dış dünyanın neye benzediği veya diğer
kişilerin algılarından farklı olup olmadığı konusunda söyleyebileceğimiz
hiçbir şey yoktur. Bu, 21. yüzyılın bilimi ile hiçbir şekilde test
edilemeyecek, deneylerle saptanamayacak bir gerçektir. Her birimiz için
var edilen dünyanın nasıl bir dünya olduğunu bilmemiz imkansızdır.
Bizler, bu dünyanın içinde, yalnızca bize algılatılanlarla muhatap
oluruz. Bunların dışına çıkmamız, bunun fazlasını düşünmemiz mümkün
değildir.Duyularımızla iletilen elektrik sinyalleri, bizim için dış dünyanın kopyasını meydana getirirler. Ama temelde, bu dış dünyayı algılayan, algıladığı şeylerden anlam çıkaran, endişelenen, sevinen, üzülen, heyecanlanan, düşünen, tanıyan, analiz yapan bir “benlik” bulunmaktadır. “Ben” dediğimiz bu varlık, acaba beynin içinde bir yerlerde midir? Nöronların birbirleriyle etkileşimleri bizi düşündürüp mutlu eder mi? Çalan bir müzikten hoşlanmamızı sağlar mı? Bu etkileşim, bir manzaraya bakmaktan veya lezzetli bir yemeği yemekten zevk duymamızın kaynağı mıdır?
Elbette akıl ve vicdan sahibi bir insan bunların hiçbirine “evet” cevabı veremez. Benliğimiz, beynin tamamen dışında bir şeydir ve bunun adı “ruh”tur.
Sana ruhtan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbim’in emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” (İsra Suresi, 85)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder