BİLİNÇ VE SIRLARI
İnsanı diğer tüm canlı ve cansız varlıklardan ayırt eden bilinç sahibi
oluşudur. Peki bilincimizin kaynağı nedir? Eğer cevabınız “beyin” ise
yanılıyorsunuz demektir. Çünkü beynimiz de aynı bir sandalye veya bir
bardak gibi atomların yanyana gelmesiyle oluşmuş bir madde
yığınıdır.Sandalyenin atomları düşünemediğine göre, beyninizdeki atomlar
dadüşünemez. Bu da gösterir ki bilinciniz farklı bir kaynaktan
gelmektedir. Bu kaynak, ruhtur.
ACABA NEDEN BİLİNÇLİSİNİZ, BUNU HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
Çevrenize baktığınızda, bilincin sıradan bir şey
olmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Oturduğunuz odadaki eşyalara
bakın. Bir sandalyeyi düşünün, örneğin. Bu sandalyenin bir bilinci
yoktur. Kendi varlığının farkında değildir. Düşünmez, görmez, hissetmez.
Sandalyeyi meydana getiren parçalarda, örneğin tahtada, çivilerde,
tutkalda, kumaşta, süngerde de bir bilinç yoktur. Bunları daha detaylı
incelerseniz, hepsinin belli moleküllerden, bu moleküllerin de
atomlardan oluştuğunu görürsünüz.
Elbette bu atomların da bir
bilinci yoktur. Belli bir düzen içinde biraraya getirilmiş, cansız,
akılsız birer madde-enerji karışımıdırlar.
Etrafımızdaki hangi maddeyi incelersek inceleyelim,
bilinçsiz olduğunu görürüz. Hangi elementlerden meydana gelmiş olursa
olsun, hangi formda (sıvı, katı veya gaz halinde) bulunursa bulunsun
madde bilinçsizdir. Bir sandalye, bir taş, bir bardak su; hiçbirinde
bilinç yoktur.
PEKİ, SİZİN BİLİNCİNİZ NEREDEN GELMEKTEDİR?
Eğer bu soruya “beynimden” diye cevap verecek olursanız,
bu yüzeysel bir cevap olur. Çünkü beyin de, detayına inildiğinde, bir
sandalye, bir taş veya bir bardak su gibi atomların yanyana gelmesiyle
oluşmuş bir madde yığınıdır. Bir tahta sandalyede nasıl atomlar belli
bir düzen içinde bir araya getirilmişlerse, sizin beyninizdeki atomlar
da belli bir düzen içinde bir araya getirilmişlerdir ve aralarında
çeşitli bağlar kurularak birleştirilmişlerdir. Sandalyenin atomları
düşünemediği gibi, beyninizdeki atomlar da düşünemezler.
Bu da gösterir ki, bilinciniz, beyninizdeki atomlardan,
moleküllerden, hücrelerden daha farklı bir kaynaktan gelmektedir. Bu
kaynak, ruhtur.
“ORGANİZE OLMUŞ MADDE” SAFSATASI
Materyalistler, madde dışındaki tüm varlıkları
reddettikleri için ruhun varlığını kabul etmemek konusunda son derece
ısrarlıdırlar. Bu nedenle insan bilincini, beyni oluşturan maddelere
indirgemeye çalışırlar. Bunun için kullandıkları temel varsayım,
“organize olmuş madde” kavramıdır. Yani onların iddiasına göre, insana
bilinç kazandıran etken, beynin içindeki nöronların arasında çok iyi
bağlantılar olmasıdır. Bu nöronlar arasındaki kimyasal ve elektriksel
hareketliliğin, “benlik” dediğimiz şuuru oluşturduğunu iddia
etmektedirler.
Ancak materyalizmin bu iddiası hiçbir kanıta
dayanmamaktadır ve ayrıca mantıksal olarak da kabul edilemezdir.
Maddenin, organize oldukça şuur kazandığını iddia etmek oldukça
akıldışıdır. Ayrıca, bunu gösteren hiçbir kanıt yoktur. Canlılar
dışındaki en iyi “organize olmuş madde”ler, günümüzün bilgisayarlarıdır.
Ama bu bilgisayarların hiçbirinde bir “benlik şuuru” yoktur ve bunun
sağlanabileceğine dair varsayımların boşuna olduğu da anlaşılmış
bulunmaktadır. Bir bilgisayar, çok iyi bir programlama sayesinde çok
başarılı işlemler yapabilir, ama bir “bilinç” sahibi olamaz. Bir
bilgisayar ne kadar gelişmiş olursa olsun, sonuçta bir “hesap
makinesi”dir.
Dahası, sözünü ettiğimiz bilgisayarlar, insan bilinci
tarafından tasarlanmış, büyük bir bilgi ve teknoloji sayesinde
üretilebilmiş araçlardır. İnsan bilincinin çok çok gerisinde olan
bilgisayarların, maddenin kendi kendini rastlantılar sonucunda organize
etmesiyle oluştuklarını iddia etmek son derece mantıksız ve akıl dışı
iken bilgisayarlardan çok daha üstün ve kompleks olan insan bilincinin
rastlantılar sonucunda oluştuğunu iddia etmek çok daha mantıksızdır.
Hiçbir rastlantısal olay, yüzmilyarlarca yıl verilse
dahi, düşünme, zevk alma, karar verme, adalet, dürüstlük, merhamet,
şefkat, sevgi gibi hislere sahip, heyecanlanmayı, özlemeyi, vefayı bilen
bilinci, cansız maddeleri bir araya getirerek oluşturamaz. Hiçbir
rastlantısal olay, akledemeyen, düşünemeyen bir varlığa sanat eserleri
meydana getirebileceği, en zor matematik problemlerini çözebileceği,
uzaya gidecek teknolojiyi üretebileceği, atomları inceleyerek
çözebileceği bir bilinci kazandıramaz. Yüz milyarlarca yıl geçse ve
bütün imkanlar verilse dahi bir maymun, Rembrandt gibi resim yapıp,
Beethoven gibi besteler yapamaz, New York gibi bir şehri inşa edip
Einstein gibi fiziğin kanunlarını çözemez.
BEYNİN İŞLEVLERİNİ AŞAN BİR OLGU
Ruhsal özelliklerin beyinden kaynaklandığına inanan
materyalistler, beynin yapısı çözüldükçe giderek daha büyük bir çıkmaza
düşmektedirler. Günümüzde beyinde bütün duyulara ait merkezler tespit
edilebilmektedir. Bir kası çalıştırmak için hangi bölgenin kullanıldığı,
beyindeki elektriksel ve kimyasal faaliyetler gözlemlenerek
saptanmaktadır. Hatta bu bölgelere yapılan müdahalelerle çeşitli
tedaviler yapılabilmektedir. Yani bilim adamları neredeyse beynin bütün
organik işlevlerini, bunların hangi mekanizmalarla çalıştığını tespit
etmişlerdir. Ancak, insanın ayırt edici özelliği olan bilince ve ona
bağlı özelliklere ait bir bölge beyinde yoktur.
Bu nedenle, ruhu beynin bir fonksiyonu olarak kabul eden
(yani ruhu maddeye “indirgemeye” çalışan) materyalist anlayış, insanın
sırlarını çözdüğünü zannederken gerçekte büyük bir sırla karşı karşıya
kalmıştır.
Beyin araştırmalarındaki gelişmeler, bazı
materyalistleri de bilincin yapısı hakkında yeni yorumlar yapmaya
itmiştir. Bunlardan biri Bristol Üniversitesi profesörlerinden
Nöropsikolog ve Beyin Araştırmaları Bölüm Başkanı Richard L.
Gregory’dir. Gregory bilinç konusunu açıklarken şunları söyler:
“Bilinç, zihnimizin en bildik ama en gizemli unsurudur.
Bir yandan her birimiz için deneyim yaşayan, algıları ve duyumları idrak
eden, acı çeken, fikir üreten ve bilinçli olarak plan yapan daha kesin
bir şey var mıdır? Diğer yandan dünyada bilinç ne anlama gelebilir?
Maddi bir dünyada maddi vücutlar böyle bir şeye nasıl sahip olabilirler?
Bilim, görünüşte gizemli olan birçok şeyin sırrını ortaya çıkardı.
Manyetizma, fotosentez, sindirim, hatta üreme gibi. Oysa bilinç bunlara
kesinlikle benzemiyor.”
Materyalist önkabullerle yola çıkan bazı bilim adamları
ise, deliller karşısında önyargılarını terk etmeye karar vermişlerdir.
Bunlardan biri, beyin konusundaki araştırmaları ile tanınan Beyin
Cerrahı Wilder Penfield’dır. Penfield, yıllarca süren çalışmalardan
sonra ruhun varlığının inkar edilemeyecek bir gerçek olduğu sonucuna
varmıştır:
“… Aklı sadece beyin fonksiyonu olarak yıllarca
açıklamaya çalıştıktan sonra, bir kişinin, varlığımızın iki önemli
unsurdan meydana geldiğini savunan hipotezi benimsemesinin daha mantıklı
olduğu sonucuna vardım… Aklı, beynin içindeki sinirsel işlemler bazında
açıklamanın imkansız olacağı kesin olarak gözüktüğü için, varlığımızın
iki önemli unsur (madde ve ruh) açısından açıklanması gerektiği savını
seçmek zorunda kalıyorum.”
TUĞLADAKİ ATOMLAR, BEYNİMİZDEKİ ATOMLAR
Bilinç konusunda çağımızın en önde gelen otoritelerinden
biri, Oxford Üniversitesi’nin Nobel ödüllü bilim adamı Roger
Penrose’dur. Ünlü fizikçi Stephen Hawking’in de yakın çalışma arkadaşı
olan Penrose, astronomi konusundaki uzun çalışmalarının ardından beynin
yapısını ve bilinç konusunu araştırmaya başlamıştır. Penrose’un The
Emperor’s New Mind (İmparatorun Yeni Zihni) adlı kitabı, bu konudaki en
önemli eserlerden biridir.
Roger Penrose, bu kitapta, materyalistlerin “bilinç üreten beyin” teorilerine karşı şunları yazar:
“Bazı nörofizyologlar da, özellikle beyindeki ağsı
yapının bilincin ‘yerini’ -gerçekten böyle bir yer varsa- oluşturduğu
görüşündeler. Ne de olsa ağsı yapı beynin genel uyanıklık durumundan
sorumludur… Bilinçli olmak için ihtiyacımız olan sadece aktif bir ağsı
yapı sistemi ise, kurbağalar, kertenkeleler ve morina balıkları bile
bilinçli demektir!”
İnsanı bilinçli bir varlık kılan elbette bilinçsiz
atomların yan yana dizilmeleri değildir. Düşünen, karar veren, konuşan,
konuşulanları anlayan varlığın beynimizi ve vücudumuzu meydana getiren
cansız atomlar olmadığı apaçıktır. Bilinç ve ona bağlı davranışların
sadece maddenin bir işlevi olduğunu düşünenlere karşı Penrose şunları
söylemektedir:
“Belirli bir kimseye onun insan kimliğini veren nedir?
Bir dereceye kadar vücudunu meydana getiren atomlar mıdır? İnsan kimliği
atomları meydana getiren elektron, proton ve diğer partiküllerin özgün
seçimine mi bağlıdır? Bunun böyle olmadığını gösteren en azından iki
neden vardır:
Birincisi, yaşayan herkesin bedenini meydana getiren
materyalde aralıksız bir değişim vardır. Bu, her ne kadar doğumdan sonra
yeni beyin hücreleri meydana gelmese de, bir kimsenin özellikle beyin
hücreleri için de geçerlidir. Doğumdan beri her bir hücrenin ve
vücudumuzu meydana getiren maddelerin hemen tamamı defalarca
değiştirilmiştir.
İkinci neden, kuantum fiziğinden gelir… Eğer bir
kimsenin beynindeki bir elektron, bir tuğladaki diğer bir elektronla
değiştirilse idi, sistemin durumu bir önceki ile tamamen aynı olurdu,
adeta ayırt edilemezdi. Aynı şey protonlar ve diğer bütün parçacıklar
için de geçerlidir. Eğer bir kimsenin bedenindeki tüm madde bu evin
tuğlalarındaki uygun parçacıklar ile değiştirilse idi, tam anlamı ile
hiçbir şey fark etmezdi.”
Penrose bir insanın bütün atomlarını tuğlanın atomları
ile değiştirsek bile insanı bilinçli yapan özelliklerin tamamen aynı
kalacağını açıkça ifade etmektedir. Ya da tam tersini düşünebiliriz.
Eğer beynin atomlarının parçacıklarını tuğlanınkilerle değiştirirsek bu
da elbette tuğlayı bilinçli yapmaz. Tuğla yine tuğla olarak kalır.
İnsanı insan yapan özelliklerin maddenin bir özelliği olmadığı, onun
dışında bir varlık olduğu çok açıktır.
BİLİNÇ MUCİZESİ
Beyin algılarla bağlantılı olarak çalışan ve belirli
merkezlerde bu algıları toplayarak bunları birleştiren bir organdır.
Ancak beyinle ilgili bütün bilgilerin toplamı dahi, bilim adamlarına
bilinç hakkında aradıkları cevabı vermemektedir. Örnek olarak, görme
işleminin nasıl gerçekleştiğini ele alalım. Bir cisimden örneğin bir
çiçekten gelen uyarılar gözümüze ulaşır. Göz, bir kamera gibi bu
görüntüyü yakalar ve beyindeki sinirlere iletir. Sinirler boyunca yol
alan çiçek görüntüsüne ait bilgiler, beynin görme merkezine ulaşır ve bu
bölgede çiçek görüntüsü meydana gelir. Buraya kadar olan süreçte beynin
mekanik işlemleri söz konusudur. Ancak beynin görme merkezinde duran
çiçek görüntüsünü gören, onun bir çiçek olduğunu anlayan, hafızasındaki
diğer çiçeklerle kıyaslayan, çiçekten aldığı kokularla anıları canlanan
varlık, beynin bizim anlayabildiğimiz maddi yapısının dışındadır. Beynin
içinde oluşan görüntüyü bir göze ihtiyaç duymadan gören, bu görüntünün
kokusunu bir burna ihtiyaç duymadan koklayan bir varlık vardır. Bilim
adamlarını hayrete düşüren mucizevi nokta budur.
Beynin sinirlerden, atomlardan oluşan maddesel yapısı,
insanın hizmetine verilmiş üstün bir makinedir. Ancak insanın ruhuna ait
olan ve insanı insan yapan özellikler beynin bu maddesel yapısının
dışındadır. Beyin, bu özelliklerin ortaya çıkışında sadece bir aracı
görevi görmektedir. Yani ruhun kendi dışındaki dünyayla bağlantısı,
beyinde odaklanan algı merkezleri sayesinde gerçekleşmektedir.
Bilinç çalışmalarının önde gelen bilim adamı Eccles’ın bu konudaki yorumu şöyledir:
“Materyalist çözümler bizim tecrübe ettiğimiz eşsizlik
karşısında çaresiz kaldıkları için, Benlik veya Ruh eşsizliğine
doğaüstü, ruhsal bir yaratılış özelliği vermek zorunda kalıyorum.
Teolojik terimlerle açıklamak gerekirse: her bir Ruh, döllenme ve doğum
arasında gelişen fetüse ekilmiş yeni bir İlahi yaratılıştır.”
Bilinç, bir anda ortaya çıkmış, sadece insana özgü üstün
bir özelliktir. Allah, bu özelliği insana akletmesi için vermiştir.
İnsanın yapması gereken ise; alemleri yoktan vareden Yüce Allah’ı
gerektiği gibi tanıyıp takdir etmek ve kendisine verilen sayısız nimete,
her an şükretmektir.
MATERYALİZMİN EN ÖNEMLİ ÇIKMAZLARINDAN BİRİ: İNSAN BİLİNCİ
Materyalist felsefe, insan bilincini yani insanın ruhuna ait
özelliklerin kaynağını asla açıklayamaz. Çünkü, materyalist felsefede
sadece maddenin varlığına inanılır. İnsan ruhuna ait bilinç, düşünme,
karar verme, sevinme, heyecanlanma, özleme, zevk alma, neşelenme,
muhakeme ve yargıda bulunabilme gibi özellikler hiçbir maddesel kavram
ile açıklanamazlar. Materyalistler bu konuyu “insan bilinci beyinsel
faaliyetlerin bir ürünüdür” diyerek geçiştirmeye çalışırlar. Bu
materyalist bilim adamlarından biri olan Francis Crick, söz konusu
materyalist iddiayı şöyle özetler:
Sevinçleriniz, üzüntüleriniz, hatıralarınız ve tutkularınız, kişiliğinizle ilgili hisleriniz ve iradeniz, aslında çok sayıda sinir hücresinin ve onlara bağlı moleküllerin birarada gerçekleştirdiği hareketlerden başka bir şey değildir.- John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , New York:Free Press, 1999, s. 258-259
Oysa bu, ne bilimsel ne de mantıksal açıdan savunulabilecek bir iddia
değildir. Materyalistlerin insan ruhuna ait özelliklere böyle bir
açıklama getirmelerini zorunlu kılan, onların maddeci ön yargılarıdır.
Maddenin ötesinde bir varlığın mevcut olduğu gerçeğini kabul etmemek
için, insan zihnini maddeye “indirgemeye” çalışmakta ve bu amaçla akıl
ve mantıkla bağdaşmayan iddialara yönelmektedirler. Bilim yazarı John
Horgan, “indirgemecilik” adı verilen söz konusu materyalist düşünceye
bağlı olmasına karşın, Francis Crick’in bu iddiasının kabul edilemez
olduğunu ve içine düştüğü çelişkiyi şöyle itiraf eder:Sevinçleriniz, üzüntüleriniz, hatıralarınız ve tutkularınız, kişiliğinizle ilgili hisleriniz ve iradeniz, aslında çok sayıda sinir hücresinin ve onlara bağlı moleküllerin birarada gerçekleştirdiği hareketlerden başka bir şey değildir.- John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , New York:Free Press, 1999, s. 258-259
Bir bakıma Crick haklı. Biz nöron paketinden başka bir şey değiliz. Aynı zamanda, ne tuhaftır ki nörolojinin yetersiz olduğu anlaşıldı. Aklı nöronlarla açıklamak, aklı kuark ve elektronlarla açıklamaktan daha fazla bir kavrayış ve fayda getirmedi. Birçok alternatif indirgemecilik (reductionism) var. “Biz özel gen paketinden başka bir şey değiliz”. “Biz doğal seleksiyonla şekillenen adaptasyonlardan başka bir şey değiliz”. “Biz farklı konular için ayrılmış bilgisayar makinalarından başka birşey değiliz”. Crick’in iddiasına benzeyen bu duyuruların hepsi savunulabilir, ancak hepsi yetersizdir.- John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , s.258-259
Bu açıklamaların elbette hepsi yetersiz, hatta bunun yanı sıra tamamen mantıksızdır. En koyu materyalistler dahi bu gerçeğin çok iyi farkındadırlar aslında. Nitekim, Darwin’in en yakın destekçisi olarak bilinen materyalist Thomas Huxley de, “Bilinç gibi bu kadar olağanüstü birşey nasıl olup da sinir dokularının birbiriyle etkileşiminden meydana gelmiştir? Bu, Alaaddin’in lambasını oğuşturduğunda içinden Cin’in çıkması kadar açıklanamazdır.”diyerek, bilincin nöronlar arası iletişimle açıklanamayacağını ifade etmiştir. John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , s.229
Huxley’den günümüze, insan bilincinin nöronlarla açıklanamaz olduğu
gerçeği değişmemiştir. Ancak bunun nedeni, bilimin bu konudaki
bulgularının yetersizliği değildir. Aksine, nöroloji konusunda 20.
yüzyılın özellikle sonlarında çok gelişmeler yaşanmış, pek çok karanlık
nokta aydınlığa kavuşmuştur. Ancak bunlar, insan bilincinin asla maddeye
indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin aranması
gerektiğini ortaya koyan çalışmalardır. Nitekim, Almanya’nın önde gelen
Darwinist-materyalist yazarlarından biri olan Hoimar Von Ditfurth, kabul
ettikleri yöntem ile bilincin açıklanamayacağını şöyle itiraf eder:
İzlediğimizdoğa tarihi ve genetik gelişme
yolu üzerinde, bilincin, ruhun, zekanın ve duygunun ne olduklarına
ilişkin bir yanıt veremeyeceğimiz gün gibi aşikardır.Çünkü
psişik-bilinçsel boyut, en azından bu dünyada, şu anda, evrimin gelip
gelebildiği en üst boyuttur. Dolayısıyla da evrimin öteki aşama ve
basamaklarına, gene bilincimiz yardımıyla, dıştan, onların üstüne
yükselerek bakabildiğimiz halde, bilincin (ruhun) kendisine böyle bir
yaklaşım yapabilme olanağından yoksunuz. Çünkü elimizde bilincin
kendisinden daha gelişmiş bir üst merci bulunmamaktadır.- Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 3, s.13Amerikalı felsefe ve matematik doktoru William A. Dembski, Converting Matter into Mind (Maddeyi Zihne Çevirmek) adlı bir makalesinde, insan beynindeki nöronların biyokimyasal işleyişinin anlaşıldığını ve bunun hangi zihinsel faaliyetlerle ilgili olduğunun tespit edildiğini, ama karar vermek, istemek, akıl yürütmek gibi özelliklerin “maddeye indirgenemediğini” ve bilinci araştıran uzmanların bu indirgemeciliğin hatasını gördüğünü şöyle yazar:
… Bilinç bilimcilerinin bu olguyu (bilinci) nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür… Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir...- William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org
Bilincin, maddeci dünya görüşü ile açıklanması, bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin mümkün değildir, çünkü beyin hakında ne kadar detay ortaya çıkarsa, zihnin maddeye indirgenemeyeceği de o kadar ortaya çıkmaktadır. Materyalistler, insan bilincini gerçekten kavramak istiyorlarsa, ön yargılarını ve saplantılarını bırakarak düşünmeli ve araştırmalıdırlar. Çünkü bilincin gerçek manasını madde ile açıklamak mümkün değildir. Bilinç, Allah’ın insanlara verdiği ruhun bir fonksiyonudur.
İnsanların düşüncelerinin, muhakeme ve yargı
yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinç, heyecan, hayal
kırıklığı gibi duygularının, beyinlerindeki nöronların birbirleriyle
etkileşimi olduğunu öne sürmek son derece mantıksız bir iddiadır. Konuyu
biraz kapsamlı düşünen materyalistler de bunun farkındadırlar. Ünlü
materyalist Karl Lashley, insan bilincinin maddeye indirgenebileceğini
uzun yıllar savunmasına rağmen, kariyerinin sonlarına doğru şu yorumu
yapmıştır:
Zihin-beden ilişkisi ister gerçek bir metafizik konu ister
sistematik bir aldanış olarak ele alınsın, bu konu psikologlar ve insan
sorunuyla ilgilenen nörologlar için bir sorun olmaya devam etmektedir… Nasıl olur da beyin, bir fiziko-kimyasal sistem olarak, bir şeyi algılayabilir veya bilebilir; ya da bunu yaptığına dair bir aldanış geliştirebilir?- William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.orgLashley, söz konusu çelişkiyi tek bir soru ile ifade etmiştir. Oysa bu konuda materyalistlerin kendilerine sormaları ve üstünde düşünmeleri gereken daha pek çok detay vardır. Aşağıdaki açıklamalar, maddeci yaklaşımın çıkmazını gözler önüne sermesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken konulardan birkaçıdır:
Î Düşüncelerin, heyecan ve duyguların nöronların bir ürünü olduğunu söylemek, tüm bunların aslında nöronları meydana getiren şuursuz atomların hatta atomların alt parçacıkları olan kuarkların, elektronların ürünü olduğunu iddia etmek ile aynıdır.
Î Şuursuz atomlar, sevinmeyi, acıyı, heyecanı, müzikten zevk almayı, lezzeti, dostluğu, sohbet zevkini bilemezler.
Î Şuursuz atomlar Darwinist ve materyalist olup, biraraya gelip kitap yazamazlar.Î Şuursuz atomlar, elektron mikroskobunun altında kendilerini veya kendilerinin biraraya gelip oluşturduğu sinir hücrelerini inceleyip, bu incelemelerinden bilimsel sonuçlar çıkartamazlar.
Î Acaba, “bilinç beynimizdeki nöronlarda” derken tam olarak ne kast etmektedirler? Nöronlar da diğer hücreler gibi hücre zarı, mitokondri, DNA, ribozom gibi materyallerden oluşur. Acaba bilinç, materyalistlere göre, bunların neresindedir? Bilincin, nöronlar arasındaki kimyasal reaksiyonlar ve elektrik sinyallerinden doğduğunu zannediyorlarsa, yanılmaktadırlar. Çünkü bize bildikleri bir “bilinçli kimyasal reaksiyon” söyleyemezler. Veya belirli bir voltajda “düşünmeye” başlayan bir “elektrik akımı” gösteremezler.
Materyalistler, bu konular üzerinde samimi olarak düşündüklerinde, kendilerinin de, diğer tüm insanların da nöron yumağından veya atom yığınından çok daha farklı varlıklar olduğunu kavrayacaklardır. Beyin uzmanı Wolf Singer, bir materyalist olmasına rağmen, karşı karşıya kaldığı bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:
Evrenin bu en karmaşık maddesinde kendisini “Ben” olarak algılayan bir “şey” var.- Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 7 Temmuz 2001, sayı 746, s. 18; DerSpiegel, 1/2001, Nilgün Özbaşaran Dede
Bu bilim adamının ifade ettiği “şey”, Allah’ın insana verdiği ruhtur. İnsan, sahip olduğu bu ruh ile, düşünebilen, sevinebilen, heyecanlanabilen, fikirler üreten, aksi fikirlere karşı çıkabilen, onur, saygı, sevgi, dostluk, vefa, samimiyet, dürüstlük gibi kavramları bilen bir varlıktır. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar ise düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler. Bunu, materyalistlerin çoğu da tek başlarına kaldıklarında bilmekte ve kabul etmektedirler. Ancak maddeci ön yargılarını, bilimselliğin ve aklın gereği sanma yanılgısında oldukları için bu apaçık gerçeği kabullenmemektedirler. Oysa, materyalizmi savunmak uğruna içine düştükleri durum ve kabul ettikleri akıl dışı mantıklar, onlara çok daha büyük bir zarar vermektedir. “Düşüncelerimiz atomlarımızın, sadece nöronlarımızın ürünüdür” diyen bir insanın, düşlerini gerçek zanneden veya akıl almaz masallar uydurup sonra bunlara kendi inanan bir insandan hiçbir farkı yoktur.
Gerçek olan ise şudur: İnsan, Allah’ın kendisine verdiği ruhu taşıyan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder