BEYNİMİZDE ALGILADIĞIMIZ DÜNYA
Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz
herşeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız
aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik
sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında
yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz örneğin bir kitap
görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir
kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını
duyabiliriz.
Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu,
bizden 30 cm uzaklıktaki kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur
ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların
hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim
içimizde gerçekleşen olaylardır. Kitabın görüntüsünden yaprakların
hışırtısına kadar herşey içimizde, beynimizde meydana gelir.Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Bu, felsefi bir görüş değildir; algılarımızın işleyişi ile ilgili bilimsel bir açıklamadır. Örneğin Mapping The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında bilim yazarı Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklar:
Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı görevi görürler: kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir, veya Beethoven’ın Beşinci Senfonisinin ilk notası değildir – sadece bir elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik sinyallerine dönüştürürler.
Öyle ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir formda beyne elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diğerinin kokuya dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini etkilediğine bağlıdır. Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999, s. 107
|
|
|
Bütün hayatımızı beynimizin içinde yaşarız. Gördüğümüz
insanlar, kokladığımız çiçekler, dinlediğimiz müzik, tattığımız
meyveler, elimizde hissettiğimiz ıslaklık… Bunların hepsi beynimizde
oluşur. Gerçekte ise beynimizde, ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler
vardır. Beyinde bulunabilecek tek şey elektrik sinyalleridir. Kısacası
biz, beynimizdeki elektrik sinyallerinin oluşturduğu bir dünyada
yaşarız. Bu bir görüş veya varsayım değil, dünyayı nasıl algıladığımızla
ilgili bilimsel bir açıklamadır.
|
Yukarıdaki açıklamalar çok önemli bir konuya dikkat
çekmektedir: Bizim dünya hakkında algıladığımız tüm hisler, görüntüler,
tadlar ve kokular, aslında aynı malzemeden, yani elektrik sinyallerinden
meydana gelmektedirler. Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale
getiren, bu sinyalleri koku, tat, görüntü, ses veya dokunma olarak
yorumlayan ise beyindir. Beyin gibi ıslak bir etten oluşan bir maddenin,
hangi elektrik sinyalini koku, hangisini görüntü olarak yorumlayacağını
bilmesi, aynı malzemeden birbirinden çok farklı duyular ve hisler
meydana getirmesi ise büyük bir mucizedir.
Şimdi bu büyük mucizenin nasıl gerçekleştiğini, yani “dünyayı nasıl
algılıyoruz?” sorusunun cevabını tüm algılarımız için tek tek
inceleyelim.1–GÖREN GÖZLERİMİZ DEĞİLDİR, GÖRÜNTÜ BEYNİMİZDE OLUŞUR
Hayatımız boyunca aldığımız telkinle, tüm dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Hatta “gözlerimiz dünyaya açılan pencerelerimizdir” diye biliriz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre gerçek böyle değildir; çünkü bizgözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece “görme olayının” gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini lise bilgilerimizden hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz.
Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.
|
GÖRDÜĞÜMÜZ VE SAHİP OLDUĞUMUZ HERŞEY BEYNİMİZDE OLUŞAN BİRER GÖRÜNTÜDÜR |
|
Top oynayan bir çocuğu izleyen bir insan, bu çocuğu aslında gözleriyle görmez. Gözler sadece ışığı gözün arka kısmına iletmekle sorumludurlar. Işık retinaya geldiğinde, retinada çocuğun ters ve iki boyutlu görüntüsü oluşur. Daha sonra bu görüntü, elektrik akımına dönüşerek beynin arkasındaki görme merkezine ulaşır ve çocuğun düz, üç boyutlu ve kusursuz görüntüsü burada görülür. Peki beynin arkasında çocuğun üç boyutlu, kusursuz netlikteki görüntüsünü gören kimdir? İşte burada karşımıza çıkan beynin ötesinde bir varlık olan Ruh’tur. |
Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte
son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz
şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik
sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize
görünmektedir. Eye and Brain (Göz ve Beyin) kitabının yazarı R. L.
Gregory bunu fark etmiş kişilerden biri olarak görme sistemindeki
muhteşem yapıyı şöyle ifade eder:
Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz
çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların
üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir
mucizeden farksız aslında.R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, Oxford University Press Inc. New York, 1990, s. 9Tüm bunlar bizi hep aynı gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa,dünya herşeyiyle bizim içimizdedir. Biz, dışımızda sandığımız dünyayı aslında içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktada görürüz. Örneğin, bir holding patronu, holding binasını, şehir dışındaki fabrikasını, otoparktaki arabasını, deniz kıyısındaki yalısını, marinadaki yatını, emrinde çalışan yüzlerce insanı, avukatlarını, ailesini, dostlarını hep kendi bedeninin dışında bulunan varlıklar olarak düşünür. Oysa bunların hepsi, bu kişinin kafatasının içinde, beyninin arka tarafındaki küçücük bir bölgede oluşan görüntülerdir.
Söz konusu kişi bu gerçeği bilmez, bilse de düşünmek istemez. Ama son model arabası ile geldiği holdinginin önünde gururla dururken esen hafif bir rüzgar gözüne toz kaçmasına neden olsa, bu gerçeği hemen anlayabilir. Tozdan dolayı kaşınan sağ gözünü, gözü açıkken hafifçe kaşıdığında holding binasının yukarı aşağı veya sağa sola doğru gidip geldiğini görecektir. İşte o zaman düşünen bir insan, gördüğü görüntünün kendi dışında sabit bir varlık olmadığını anlar. Çünkü gözünü kaşımasıyla görüntü gidip gelmektedir.
|
GÖRDÜĞÜMÜZ VE SAHİP OLDUĞUMUZ HERŞEY BEYNİMİZDE OLUŞAN BİRER GÖRÜNTÜDÜR Gözünü kaşıyan bir insan, arabasının aşağı yukarı doğru kaydığını görecektir. Bu da gördüğü bu arabanın dışarıdaki sabit aslı ile değil, beyninde oluşan görüntüsüyle muhatap olduğunun bir delilidir. |
Sonuç olarak şu bir gerçektir ki, her insan
hayatı boyunca gördüğü herşeyi beyninde görür ve hiçbir zaman
gördüklerinin asıllarına ulaşamaz. Gördükleri, dışarıda var olduğunu
varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın
aslına uygun olup olmadığı, dahası bir aslının var olup olmadığı ise
bizim bilgimizin dışındadır.
Bir materyalist olmasına rağmen, Alman psikiyatri ve nöroloji
profesörü Hoimar von Ditfurth, bu bilimsel gerçek hakkında şunları
söyler:Argümanlarımızın hareket ettirici kolunu nereye yerleştirirsek yerleştirelim, sonuç değişmiyor: Etiyle kemiğiyle karşımızda duran, gözümüzün gördüğü şey, “dünya” değildir, sadece onun imgesidir; bir benzeridir; orjinalle ne kadar örtüştüğü tartışılır bir izdüşümüdür. - Hoimar von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 4, Kitap, Çev: Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, s. 256
Örneğin şu anda başınızı kaldırıp içinde bulunduğunuz odaya baktığınızda gördüğünüz, sizin dışınızdaki oda değildir. Siz odanın, beyninizin içinde oluşan kopya görüntüsünü görürsünüz. Ve hiçbir zaman bu odanın aslını duyularınız aracılığı ile görmenize imkan yoktur.
|
KAPKARANLIK BEYNİMİZDE AYDINLIK BİR DÜNYAYI GÖRMEKTEYİZ |
KAPKARANLIK BEYNİNİZİN İÇİNDE AYDINLIK VE RENGARENK BİR GÖRÜNTÜ NASIL OLUŞUR?
Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta daha vardır; kafatası
ışığı içeri geçirmez. Yani beynin bulunduğu yer kapkaranlıktır,
dolayısıyla beynin, ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün
değildir. Ancak siz, mucizevi bir şekilde bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dünyayı seyredersiniz. Rengarenk
bir doğa, ışıl ışıl bir manzara, yeşilin her tonu, meyvelerin renkleri,
çiçeklerin desenleri, güneşin parıltısı, kalabalık bir sokaktaki tüm
insanlar, trafikte hızla yol alan araçlar, bir alışveriş merkezindeki
yüzlerce çeşit kıyafet olmak üzere herşey bu zifiri karanlık yerde
oluşur.
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda alev alev
yanan bir mangal ateşi olduğunu düşünelim. Bu mangalın karşısına geçip
onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, mangaldan
gelen ışığın, parıltının ve sıcaklığın aslı ile hiçbir zaman muhatap
olamaz. Mangaldaki alevin ışığını ve sıcaklığını hissettiğimiz anda bile
kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır ve ısısı hiç değişmez.
Kapkaranlık beynin içinde, elektrik sinyallerinin, rengarenk, ışıltılı,
aydınlık bir görüntüye dönüşmesi olağanüstü büyük bir mucizedir. Bu
olayın üzerinde derin düşünen insan, karşılaştığı harikuladelik
karşısında büyük bir hayranlık duyacaktır.
Binlerce elektronik mühendisin, üzerinde yüz yıla yakın
çalışarak ürettikleri ve çok yüksek bir teknolojiye sahip olan
televizyonda ortaya çıkan görüntü ile insan gözünde elde edilen
görüntüyü kıyaslarsak;
| Binlerce elektronik mühendisin, üzerinde yüz yıla yakın çalışarak ürettikleri ve çok yüksek bir teknolojiye sahip olan televizyonda ortaya çıkan görüntü ile insan gözünde elde edilen görüntüyü kıyaslarsak; | |
| GÖZÜ OLUŞTURAN MALZEME Protein Yağ Su |
TELEVİZYONU OLUŞTURAN PARÇALARDAN BAZILARI Katot ışın tüpü Kontrol düğmeleri Saptırma sarımı Hoparlör Kapasitör Transformatör Direnç Odaklama sarımı Elektron tabancası Diğerleri…. |
| SONUÇ Aslı ile ayırtedilemeyecek kadar aynı, net, canlı, derinlikli, karlanma ve kayma olmayan, ışıl ışıl 3 boyutlu bir görüntü |
SONUÇ Aslıyla birebir benzemeyen, bazen puslu, karlı olan, bazen görüntünün kaydığı, derinlik hissinin tam verilmediği bir görüntü |
IŞIK DA BEYNİMİZDE OLUŞUR
Görme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatırken, hep dışarıdan gelen
ışığın, gözümüzdeki hücreleri harekete geçirdiğini ve bu hareketlenmenin
görüntünün oluşmasına neden olduğunu belirttik. Ancak, burada
belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha bulunmaktadır. Gerçekte, beynimizin dışında, bizim tanıdığımız anlamda ışık da yoktur. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız ışık, yine beynimizde oluşur. Dış
dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey,
elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki
enerjidir). Bu elektromanyetik dalgalar veya fotonlar, retinayı
uyardığında, bizim bildiğimiz “ışık” oluşur. Fizik kitaplarında ışığın
bu özelliği şöyle ifade edilmektedir:
Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik
dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime
psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz
retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da
kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif
kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözüne, retinanın
uyarımından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji
şeklidir. M. Ali Yaz, Sait Aksoy, Fizik 3, Sürat Yayınları, İstanbul, 1997, s. 3Sonuç olarak, ışık gözümüze gelen bazı elektromanyetik dalgaların veya parçacıkların bizde oluşturduğu etki ile meydana gelmektedir. Yani dışarıda, beynimizdeki görüntüyü oluşturacak bir ışık da yoktur. Sadece bir enerji vardır. Ve bu enerji, gözümüze ulaştığında biz rengarenk, ışıl ışıl, parlak, aydınlık bir dünya görürüz.
Biz doğduğumuz andan itibaren çevremizde renkli bir dünya görür,
rengarenk bir ortamla muhatap oluruz. Oysa evrende tek bir renk dahi
yoktur. Renkler beynimizin içinde oluşur. Dışarıda sadece farklı dalga
boylarına sahip elektromanyetik dalgalar vardır. Gözümüze ulaşan, bu
farklı dalga boylarındaki enerjidir. Yukarıda da belirtildiği gibi biz
buna ışık deriz, ancak bu bizim bildiğimiz anlamda parlak, aydınlık bir
ışık değildir, sadece bir enerjidir. Beynimiz, bu farklı dalga boylarına
sahip enerjiyi yorumladığında biz bunları “renkler” olarak görürüz.
Oysa ne denizler mavi, ne çimenler yeşil, ne toprak kahverengi, ne de
meyveler renklidir. Onlar, sadece beynimizde öyle algıladığımız için
öyledirler. Bilinç ve beyin konusunda yazdığı kitapları ile tanınan
Daniel C. Dennet, bu gerçeği şöyle özetler:
Ortak kanıya göre bilim, renkleri fiziksel dünyadan kaldırmış ve yerine sadece renksiz, farklı dalga boylarındaki elektromanyetik ışınları bırakmıştır.- Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, The MIT Press, Cambridge, 1998, s. 142
Dennet, beyinle ilgili bir kitabında, renklerin meydana gelişi hakkında ise şunları söylemektedir:Ortak kanıya göre bilim, renkleri fiziksel dünyadan kaldırmış ve yerine sadece renksiz, farklı dalga boylarındaki elektromanyetik ışınları bırakmıştır.- Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, The MIT Press, Cambridge, 1998, s. 142
Dünyada renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının rengi yoktur. - Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, s. 142
Bu bilimsel gerçeğin daha iyi anlaşılması için renkleri nasıl gördüğümüzü kısaca inceleyelim.
Güneşten gelen ışıklar bir cisme çarptıklarında, her cisim ışığı farklı dalga boyunda yansıtır. Bu farklı dalga boylarındaki ışık göze ulaşır. (Burada ışık olarak bahsedilenin, aslında elektromanyetik dalgalar ve fotonlar olduğunu, bizim tanıdığımız ışığın sadece beynimizde oluştuğunu unutmamak gerekir.) Rengin algılanması gözün retina tabakasındaki koni hücrelerinde başlar. Retinada, ışığın belli dalga boyuna tepki veren üç ana koni hücre grubu vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı, ikincisi mavi, üçüncüsü ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni hücresinin farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı renk tonu ortaya çıkar. Ancak, ışığın koni hücrelerine ulaşması renklerin oluşması için yeterli değildir. Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden araştırmacı Jeremy Nathans, gözdeki hücrelerin renkleri oluşturmadığını şöyle belirtir:
Dış dünyada renkler yoktur. Renkler sadece bakan
kişinin gözünde ve beyninde oluşur. Dış dünyada sadece farklı
dalgaboylarında enerji bulunmaktadır. Bu enerjiyi renge dönüştüren
beynimizdir.
Bir koni hücresinin tek yapabildiği, ışığı yakalayıp yoğunluğu hakkında bilgi vermektir. Renk hakkında size hiçbir şey söylemez. - www.hhmi.org/senses/a/a110.htm
Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları
pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere
bağlı olan sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir
bölgeye iletirler. İşte hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk
dünyamızın oluştuğu yer beyindeki bu özel bölgedir.Dolayısıyla beynimizin dışında renkler yoktur, ışık da yoktur. Sadece elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar şeklinde hareket eden bir enerji vardır. Hem renkler hem de ışık sadece bizim beynimizdedir. Yani biz bir gülü kırmızı olduğu için kırmızı renkte görmeyiz. Bizim bir gülü kırmızı görmemizin nedeni, retinamıza çarpan enerjinin, beynimiz tarafından kırmızı olarak yorumlanmasıdır.
|
Gözün retina tabakasında, ışığın belli dalga boyuna tepki veren üç ana koni hücre grubu vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı, ikincisi mavi, üçüncüsü ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni hücresinin farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda biz milyonlarca farklı renk tonuna sahip bir dünya görürüz. |
Renk körlüğü, renklerin beynimizde oluştuklarının önemli
delillerindendir. Bilindiği gibi gözdeki retinada oluşan küçük bir
bozukluk renk körlüğüne sebep olur. Bu durumda birçok insan yeşil ile
kırmızıyı birbirinden ayırt edemez. Bu durumda dışarıdaki nesnenin
“renkli” olup olmaması önemli değildir. Çünkü biz nesneleri onlar renkli
olduklarından dolayı renkli görüyor değiliz. Burada varmamız gereken
sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, “dış dünyada” değil
beynimizdedir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya
ulaşamayacağımız için maddelerin ya da renklerin varlığını da bilemeyiz.
Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir:
Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları
için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz
yanılsamaların etkisindeyiz ve ‘şeyler’ ancak bizim zihnimizde vardır… George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sosyal Yayınları, Çev: Enver Aytekin, İstanbul: 1976, s.40
Yukarıdaki resimde sol taraftaki yeşil alanlar daha
koyu, sağdakiler daha açık yeşil olarak görülmektedir. Oysa her iki
taraftaki yeşilin tonu -aşağıda da göreceğiniz gibi- birbirinin
aynısıdır. Ancak yeşillerin arasındaki kırmızı ve turuncu renkler,
gözümüzü aldatmakta ve renklerin tonlarını olduğundan farklı görmemize
neden olmaktadır. Bunun gösterdiği önemli gerçek şudur: Biz maddenin
aslını değil, sadece beynimizdeki yorumunu görürüz.
2–BÜTÜN SESLERİ BEYNİMİZDE DUYARIZ
Duyma işlemi de aynı görme gibi gerçekleşir. Diğer bir deyişle dış
dünyaya ait görüntüleri nasıl beynimizin içinde görüyorsak, sesleri de
beynimizin içinde duyarız. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak
kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses
titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu
titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine
dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde birkaç konaklamadan sonra mesajlar,
son olarak bu sinyallerin işleme koyulup yorumlandığı duyma merkezine
iletilirler. Böylece duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir.
Dolayısıyla, beynimizin dışında sesler değil, ses
dalgaları olarak bilinen fiziksel titreşimler vardır. Bu ses
dalgalarının sese dönüştüğü yer ise dışarısı veya kulağımız değil,
beynimizin içidir. Yani gören gözlerimiz olmadığı gibi, duyan da
kulaklarımız değildir. Örneğin, en yakın arkadaşınızla sohbet ederken,
arkadaşınızın görüntüsünü beyninizde izler, sesini de beyninizin içinde
dinlersiniz. Ve nasıl beyninizdeki görüntü üç boyutlu, derinlik hissi
ile oluşursa, arkadaşınızın sesi de size derinlik hissini onaylayacak
şekilde gelir. Örneğin arkadaşınızı sizden uzakta görüyorsanız veya
arkanızda bir yerde oturuyorsa, sesinin de yerine göre derinden veya çok
yakınınızdan ya da arkanızdan geldiğini zannedersiniz. Oysa
arkadaşınızın sesi ne arkanızda ne de uzağınızdadır. Arkadaşınızın sesi,
sizin içinizde, beyninizdedir.
Duyduğunuz sesin aslı konusundaki olağanüstülükler bu kadar da
değildir. Beyin nasıl ışığı geçirmiyor ise, sesi de geçirmez. Yani beyne
hiçbir zaman hiçbir ses ulaşmaz. Dolayısıyla duyduğunuz sesler ne kadar
gürültülü de olsa beyninizin içi tamamen sessizdir. Oysa bütün bu
gürültüyü, en net sesleri, beyninizde dinlersiniz. Öylesine bir
netliktir ki bu, sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir
cızırtı olmaksızın herşeyi duyar.Ses geçirmeyen, derin bir sessizliğin hakim olduğu beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans ve desibel aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Sevdiğiniz bir sanatçının konserine gittiğinizde tüm salonu çınlatan o güçlü ses de aslında beyninizdeki derin sessizliğin içinde oluşur. Kendi kendinize yüksek sesle şarkı söylediğinizde de bunu yine beyninizde dinlersiniz. Oysa o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada tamamen sessizliğin hakim olduğu görülecektir. Bu, çok olağanüstü bir durumdur. Beyninize gelen elektrik sinyalleri, ses olarak, örneğin bir stadyum dolusu insanın eşlik ettiği bir grubun konseri olarak beyninizde dinlenmektedir.
Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi
vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses
titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu
titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine
dönüştürerek beyne gönderir.
Tıpkı görüntüler gibi, sesler de beynimizin dışında bir yerlerde
değildir. Özellikle insan bilinci konusundaki çalışmaları ile tanınan
Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter
Russell bu durumu şu şekilde açıklar:
Piskopos Berkeley bizim algılarımız dışında hiçbir şeyin olmadığını
savunurken, bunu, eğer onu duyacak hiç kimse yoksa, devrilen bir ağaç
ses çıkarır mı tartışması takip etti. O dönemlerde sesin havada nasıl
iletildiğine veya kulağın ya da beynin nasıl işlev gösterdiğine dair
hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde burada devreye giren işlemler
hakkında çok daha fazla şey biliyoruz ve bunun cevabı açıkça “hayır”dır.
Fiziksel gerçeklikte hiçbir ses yoktur, yalnızca havada basınç
dalgaları vardır. Ses yalnızca, bir algılayıcının onu tecrübe etmesi ile
var olur –bu algılayıcı ya insandır, ya bir geyik veya bir kuş ya da
bir karınca. (vurgu orijinaline aittir.) –
Peter Russell, From Science to God “A physicist’s Journey into the
Mystery of Consciousness”, New World Library, 2002, s. 50
Dışarıdan gelen sesler, dış ve orta kulak tarafından iç
kulağa doğru ilerleyen sıvı dalgalara dönüştürülür. Bu dalgalar, bir
dizi işlemden sonra elektrik sinyalleri halinde beyne iletilir ve
beynimizde ses olarak algılanır. Dolayısıyla dışarıdaki ses, bizim için
yalnızca onu algıladığımız sürece vardır. Duyduğumuz her şey, beynimizin
içindeki bu elektrik sinyallerinin bir ürünüdür.
Dışarıdaki ses, bizim için, ancak biz onu algıladığımız
sürece vardır. Ancak, burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta daha
vardır: Tıpkı görüntüler gibi sesler de beynimizin içinde değildirler.
Beyinde var olan şey, yine sadece elektrik sinyalleridir. “Gerçek”
olarak algıladığımız her türlü ses, beynimizin içindeki bu elektrik
sinyallerinin bir ürünüdür. Bir dostumuzla sohbet ederken, onun üç
boyutlu görüntüsünü beynimizde mükemmel şekilde algılar; ondan gelen
sesi de, söz konusu derinlik hissini onaylar şekilde duyarız. Dostumuz
uzakta ise, sesin uzaktan geldiğinden emin oluruz. Oysa bu ses, ne
uzakta ne de yakındadır. Yalnızca elektrik sinyali olarak vardır. Bir
başka deyişle bu ses, beynimizin içinde de değildir. Beynimizin içinde
derin bir sessizlik hakimdir. Ne kadar kalabalık ve gürültülü bir
ortamın içinde olursak olalım, beynimizin içinde hiç ses yoktur.
Elektrik sinyallerinin ilettiği uyarılar, bize dışarıda kalabalık ve
gürültülü bir dünyanın var olduğu bilgisini verir. Oysa ne dışarıdaki bu
kalabalık ve gürültülü dünyaya ulaşabilir, ne de onları beynimizin
içinde oluşturabiliriz. Ses, bizim algıladığımız bir şeydir.
|
Bizler, seslerin dış dünyadan geldiğini zannederiz. Oysa duyduğumuz sesler, bize ait algı dünyasının bir parçasını oluştururlar. Beynimizin dışına çıkarak bu sesin dışarıdaki gerçeklik ile mutabık olup olmadığını bilmemize ise imkan yoktur. |
Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde açıklamaktadır:
Bir kemanın müziğini duyuyorum, ama duyduğum ses zihnimde ortaya
çıkan bir nitelik. Bunun gibi bir ses dış dünyada yoktur, sadece
titreşen hava molekülleri vardır.”( http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html – Peter Russell, The Primary of Consciousness)Dolayısıyla sesleri işitirken de, görüntü ile ilgili olarak yaşadığımız aynı yanılgıya düşeriz. Seslerin dış dünyadan geldiğini zannederiz. Oysa bizim algıladığımız sesler, bizim için meydana getirilmiş gölge dünyanın bir parçasıdır. Tıpkı bu dünyaya ait görüntüler, tatlar, kokular ve hisler gibi, sesler de bize ait bu algı dünyasının bir kısmını oluşturur. Dış dünyada var olduğunu düşündüğümüz kalabalık ortamın gürültüsü, bize seslenen arkadaşımızın sesi ve dinlediğimiz müzik, yalnızca bize ait bu algı dünyasında oluşur. Tüm bunların dışarıdaki gerçeklik ile mutabık olup olmadığını bilmemize imkan yoktur. Çünkü beynimizin dışına çıkarak asıl dünyaya ulaşmamız hiçbir zaman mümkün değildir.
3–TÜM KOKULAR BEYNİN İÇİNDE MEYDANA GELİR
Bir insana kokuları nasıl hissettiği sorulsa, muhtemelen “burnumla” diyecektir. Oysa bazı insanların kesin bir gerçek olarak gördüğü bu cevap doğru değildir. Yale Üniversitesi’nden nöroloji profesörü olan Gordon Shepherd “Burnumuzla kokladığımızı düşünürüz, ama bu sanki ‘kulak memesi ile duyuyoruz’ demek gibi bir şeydir” sözleriyle bunun doğru olmadığını açıklamaktadır. - www.hhmi.org/senses/a/a110.htm
Koku algımızın işleyişi diğer duyu organlarımızın işleyişine benzer.
Aslında burnumuzun dışarıdan görünen bölümünün görevi sadece bir kanal
gibi, havadaki koku moleküllerini içeri almaktır. Vanilya veya gül
kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki
titrek tüylerde bulunan alıcılara gelir ve bu alıcılarda etkileşime
girer. Koku moleküllerinin epitelyum bölgesindeki etkileşimleri
beynimize elektrik sinyali olarak ulaşır. Bu elektrik sinyalleri ise
beynimizde koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye
adlandırdığımız kokuların hepsi, uçucu moleküllerin etkileşimlerinin
elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra beyindeki algılanış
biçimlerinden başka birşey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz
bir yemeğin ya da denizin kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her
türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat aslında koku molekülleri
beyne hiçbir zaman ulaşamaz. Ses ve görüntüde olduğu gibi koku algısında da beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir.Bir insana kokuları nasıl hissettiği sorulsa, muhtemelen “burnumla” diyecektir. Oysa bazı insanların kesin bir gerçek olarak gördüğü bu cevap doğru değildir. Yale Üniversitesi’nden nöroloji profesörü olan Gordon Shepherd “Burnumuzla kokladığımızı düşünürüz, ama bu sanki ‘kulak memesi ile duyuyoruz’ demek gibi bir şeydir” sözleriyle bunun doğru olmadığını açıklamaktadır. - www.hhmi.org/senses/a/a110.htm
TÜM KOKULAR BEYNİMİZDE OLUŞUR, DIŞ DÜNYADA KOKU YOKTUR
Bahçesindeki gülün kokusunu duyan bir insan gerçekte
hiçbir zaman güllerin aslını koklamaz. Hissettiği, elektrik
sinyallerinin beyni tarafından yorumlanışıdır. Ancak bu koku o kadar
gerçekçidir ki, insan hiçbir zaman gülün aslını koklamadığını anlamaz.
Hatta bu gerçekçilikten dolayı dünya üzerindeki insanların pek çoğu
gerçek gülü kokladıklarını zanneder. Bu, Allah’ın yarattığı çok büyük
bir mucizedir.
Bu durumda kokunun yönü de olmaz, çünkü tüm kokular
beyninizdeki koku alma merkezinde algılanır. Örneğin kekin kokusu
fırından, yemeğin kokusu mutfaktan, hanımelinin kokusu bahçeden, denizin
kokusu metrelerce uzağınızdaki denizden gelmez. Hepsi tek bir noktada,
beyninizdeki ilgili yerde algılanır. Bu algı merkezinin dışında sağ,
sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Bunların her biri ilk bakışta
farklı etkilerle oluşuyor ve farklı yönlerden geliyor gibi gözükse de,
aslında hepsi beyinde oluşmaktadır. Koku alma merkezinizde oluşan
etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün
görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı
şekilde koku alma merkezinizin içindedir. Dışarıda gerçek bir koku varsa
da, sizin bunun aslına ulaşmanız asla mümkün değildir.
George Berkeley, bu önemli gerçeği fark etmiş bir düşünür olarak, “Önce,
renklerin, kokuların vb. gerçekte var olduğu sanıldı; ama daha sonra,
bu çeşit görüşler reddedildi ve görüldü ki bunlar ancak duyumlarımız
sayesinde vardır.”demektedir.Kokunun bir algı olduğunu anlamak için rüyaları düşünmek de faydalı olabilir. İnsanlar rüyalarında nasıl tüm görüntüleri son derece gerçekçi bir şekilde görebiliyorlarsa aynı şekilde rüyalarında bütün kokuları da gerçekte olduğu gibi hissederler. Örneğin rüyasında restorana giden bir kişi yemeğini menüdeki yiyeceklerin kokuları arasında yemekte, deniz kenarına gezintiye çıkan biri denizin kendine has kokusunu duymakta, papatya bahçesine giren birisi o mükemmel kokulardan haz duymaktadır. Ya da bir başkası parfümeri mağazasına girip kendisine parfüm seçebilmekte ve hatta tek tek bu parfümlerin kokusunu ayırt edebilmektedir. Herşey öylesine gerçekçidir ki kişi, uykusundan uyandığında bu duruma şaşırabilmektedir.
|
Bir insan, çok az konsantre olarak annesinin görüntüsünü veya bir papatyanın kokusunu zihninde canlandırabilir. Peki yanında olmadığı halde, bir göze ihtiyaç duymadan bu görüntüyü gören, bir burna ihtiyaç duymadan kokuyu alan kimdir? Bu varlık, insanın ruhudur. |
Bu konuyu anlayabilmek için rüyalara kadar gitmeye de
gerek yoktur aslında. Saydığımız tasvirleri şu an hayal edip düşünmeniz
dahi yeterlidir. Örneğin şimdi bir papatyanın kokusunu düşünün. Elinizde
kokladığınız bir papatya olmamasına rağmen eğer konsantre olursanız
papatya kokusunu hissedebilirsiniz. Koku şu anda beyninizde
oluşmaktadır. Nasıl ki şu an annenizi gözünüzün önüne getirmek
istediğinizde, anneniz yanınızda olmamasına rağmen onu zihninizde
görebiliyorsanız, benzer şekilde papatyanın kokusunu da zihninizde
duyabiliyorsunuz.
Washington Üniversitesi’nden psikolog Michael Posner ve nörolog
Marcus Raichle, dışarıdan bir uyarı gelmediği halde görüntü veya bir
başka algının nasıl oluştuğu konusunda şu yorumu yapmaktadırlar:Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından “algı” olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır. Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz? - Michael I. Posner, Marcus E .Raichle, Images of Mind, Scientific American Library, New York 1999, s. 88
Görüldüğü gibi bir görüntünün zihnimizde oluşması için, dışarıda bir kaynak olmasına ihtiyaç yoktur. Aynı durum koku algısı için geçerlidir. Nasıl ki rüyanızda veya hayalinizde olmayan bir kokuyu duyabiliyorsanız, gerçek hayatta da kokusunu duyduğunuz nesnelerin dışınızda mevcut olup olmadıklarından emin olamazsınız. Dışınızda bu nesnelerin var olduğunu düşünseniz de, asla onların asılları ile muhatap olamazsınız.
4–TÜM LEZZETLER VE DOKUNMA HİSSİ DE BEYİNDE OLUŞUR
Tat alma algısı da diğer duyu organlarına benzer şekilde açıklanabilir.
İnsan dilinin ön tarafında dört farklı tip kimyasal alıcı vardır; bunlar
tuzlu, şekerli, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız
bir dizi işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve
beyne iletirler. Ve bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak
algılanır. Bir pastayı, yoğurdu, limonu ya da sevdiğiniz bir meyveyi
yediğinizde aldığınız tat, gerçekte elektrik sinyallerinin beyin
tarafından yorumlanmasıdır.
TÜM TATLAR BEYNİMİZİN İÇİNDE OLUŞUR
Beyninizde oluşan bir pasta görüntüsüne beyninizde
oluşan şeker tadı eklenir ve pasta hakkında herşey sevdiğiniz hale
gelir. Siz iştahla pastanızı yediğinizde aldığınız tat aslında elektrik
sinyallerinin beyninizde meydana getirdiği bir etkiden başka birşey
değildir. Beyniniz dışarıdan gelen uyarıları nasıl yorumlarsa siz ancak
onu bilirsiniz. Yoksa dışarıdaki nesneye asla ulaşamazsınız; örneğin
çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Ya da
beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi
birşeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen
yitirirsiniz. Aldığınız tatların olağanüstü gerçekçi olması, üstelik
bunlara ait görüntüleri de seyrediyor olmanız sizi kesinlikle
aldatmasın. Konunun bilimsel açıklaması bu şekildedir.
DOKUNMA DUYUSU DA BEYİNDE OLUŞUR
İnsanların, yukarıda anlatılan gerçeklere, yani görme, duyma, tat alma
gibi hislerin tamamının beyinde oluştuğu hissine kanaatlerinin gelmesini
engelleyen en önemli etkenlerden biri dokunma hissidir. Örneğin bir
kitabı beyninde gördüğünü söylediğiniz bir insan, dikkatli düşünmediği
takdirde, “beynimde görüyor olamam, bak elimle dokunuyorum” diyecektir.
Veya “bu kitabın dışarıda maddesel olarak aslı var mı yok mu bilemeyiz,
biz sadece kitabın beynimizin içindeki görüntüsünü görebiliriz”
dediğimizde yine aynı yüzeysel düşünceye sahip bir insan, “hayır, bak
elimle tutuyorum ve sertliğini hissediyorum demek ki bir algı değil,
maddesel gerçekliği olan bir varlık” diye cevap verecektir.
DOKUNMA HİSSİ DE BEYNİMİZDE OLUŞUR
Oysa bu insanların anlayamadıkları veya anlamazlıktan geldikleri gerçek şudur: Diğer
tüm duyu organlarımız gibi, dokunma hissi de beyinde oluşur. Yani siz
bir cisme dokunduğunuzda onun sert, yumuşak, ıslak, yapışkan veya ipeksi
olduğunu beyninizde algılarsınız. Parmak uçlarınıza gelen
etkiler, beyninize yine elektrik sinyali olarak ulaştırılır ve
beyninizde bu sinyaller dokunma hissi olarak algılanır. Örneğin siz
pürüzlü bir yüzeye dokunduğunuzda, onun gerçekte pürüzlü olup olmadığını
veya pürüzlü bir zeminin gerçekte nasıl bir his uyandırdığını asla
bilemezsiniz. Çünkü siz pürüzlü bir yüzeyin aslına hiçbir zaman
dokunamazsınız. Sizin pürüzlü zemini hissetmek konusunda bildikleriniz,
beyninizin belli uyarıları yorumlama şeklidir.
|
Okumakta olduğunuz bir kitabı elinizde hissediyor olmanız, bu kitabın beyninizde bir görüntü olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü kitabın görüntüsü gibi, kitaba dokunma hissi de beyninizde oluşmaktadır. |
Çay içerek yakın bir dostu ile sohbet eden bir insan,
sıcak çay bardağından eli yanınca hemen bardağı elinden bırakır. Ancak
burada da söz konusu kişi, bardağın sıcaklığını gerçekte elinde değil
beyninde hisseder. Aynı insan çayın tadını ve kokusunu da beyninde
algılar, görüntüsünü ise beyninde seyreder. Fakat insan, zevkle içtiği
çayın aslında beyninde bir algı olduğunu hiç fark etmeksizin, bardağı
kendi dışında ve maddesel bir gerçek zannederek yine görüntüsü beyninde
oluşan arkadaşı ile sohbet eder. Aslında bu, çok olağanüstü bir olaydır.
Kişinin bardağın sertliğinden, ısısından, çayın kokusundan, tadından
etkilenerek bardağın aslına dokunduğunu, çayın aslını içtiğini sanması,
bu kişiye beyninde yaşatılan hislerin hayret verici netliğini ve
mükemmelliğini göstermektedir. Üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bu
önemli gerçeği 20. yüzyılın ünlü düşünürü Bertrand Russell şöyle ifade
etmiştir:
… Parmaklarımızla masaya bastığımız zamanki dokunma duyusuna
gelince, bu parmak uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir
elektrik etkisidir. Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların
yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir
başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi
hissedecektik. - Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi, Onur Yayınları, 1974, s.161-162Russell’ın dikkat çektiği nokta son derece önemlidir. Gerçekten de, eğer parmak uçlarımıza başka bir yolla bir uyarı verilse, çok farklı hisleri algılayabiliriz. Nitekim ilerleyen bölümlerde detaylı görüleceği gibi, günümüzde simülatörler aracılığı ile bu yapılmaktadır. Ele takılan özel bir eldiven ile bir insan, ortamda olmadığı halde bir kediyi sevdiğini, bir insanla tokalaştığını, suyun altında elini yıkadığını veya sert bir cisme dokunduğunu hissedebilmektedir. Gerçekte ise, dokunduğunu hissettiği bu varlıkların hiçbiri bulunmamaktadır. Tüm bunlar, insanın, yaşamındaki tüm hisleri beyninde algıladığının kesin bir delilidir.
Peter Russell, bu durumu şu şekilde açıklar:
Maddenin katı bir materyal olduğuna dair fikrimiz ise, tıpkı yeşil renk gibi, bilinçte meydana gelen bir vasıftır. Bu, “dışarıda olanın” bir modelidir. Ama tıpkı diğer modeller gibi, dışarı da gerçekte olandan oldukça farklıdır.( Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html
Peter Russell’ın vurguladığı gerçeklik kavramı, son derece doğrudur. Dışarıdaki maddeye dokunurken onunla ilişkimiz, yalnızca elimizin elektronlarının söz konusu nesnenin elektronlarını itmesinden ibarettir. Yani gerçekte ona dokunmayız bile. Dışarıdaki nesne ile aramızda hiçbir temas yoktur. Buna rağmen oluşan his, onun niteliğini algılıyormuş izlenimi verir bize. Bir ağaç gövdesinin sert olduğunu, pamuğun yumuşak olduğunu algılayabiliriz. İkisini farklı niteliklerde algılarız ama aslında moleküler düzeyde gerçekleşen işlem, elektronların birbirlerini itmesinden ibarettir. Dokunduğumuz maddeden gelen sertlik hissi, bir kedinin tüylerinden veya bir duvarın pürüzlü yüzeyinden edindiğimiz his, bize yalnızca elektrik sinyali olarak ulaşmaktadır.
Bir maddeye dokunduğumuzde edindiğimiz his, bize
yalnızca elektrik sinyali olarak ulaşmaktadır. Bir başka deyişle, bizde
oluşan madde hissi, yalnızca elektrik sinyalleri yoluyla meydana
gelmektedir. Dolayısıyla, dışarıda var olan maddenin aslına hiçbir zaman
dokunamayız. Bizde oluşan algıdan yola çıkarak, fiziksel gerçeklikte o
nesnenin neye benzediğini, dış dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmemize
imkan yoktur.
Resimde tek bir tuşa basma eylemi ile parmağımızdan beyne kadar gerçekleşen işlemler görülmektedir.
Bir başka deyişle, fiziksel olarak gerçekleşen
deneyimimiz, bizde oluşan his ile tümüyle farklıdır. Dolayısıyla,
dışarıda var olan maddenin hiçbir zaman aslına dokunamayız. Bize ulaşan,
dış dünyaya dair bir algıdır ve bu algılara dayanarak dış dünyanın
nasıl bir yer olduğunu bilmemize imkan yoktur.
Pensilvanya Üniversite Hastanesi nükleer tıp bölümünde yardımcı
doçent doktor Andrew B. Newberg konuyla ilgili olarak şunları belirtir:Geçmişte şöyle diyen bazı filozoflar vardı: “Bak, eğer bir kayaya tekme atarsam ayak parmağım acır, bu gerçektir. Bunu hissederim. Gerçek olduğunu hissederim. Bu canlıdır. Buna gerçeklik denir.” Fakat aslında bu hala bir deneyimdir ve bu hala kişinin gerçeklik algısıdır.( What The Bleep Do We Know, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse)
Örneğin sıcak bir maddeye dokunduğumuzda, onun hissini beyne iletmekle görevli olan sinirler devreden çıkarılsa, yanmakta olan elimizi hissetmemiz mümkün değildir. Sıcaktan yanma, onu hissetme ve bundan dolayı acı duyma hissi, yalnızca beynin yorumudur. Benzer şekilde dışarıda bir uyarıcı olmamasına rağmen, sırf elektrik sinyallerinin yapay üretimi sonucunda da algı hissi oluşabilir. Dışarıda yanan bir ateş olmamasına karşın, elimizin yandığını hissedebiliriz. Bu durum, buradaki yanma hissinin yalnızca bizim algı dünyamızda meydana geldiğinin bir diğer delilidir.
Sıcak bir maddeye dokunduğunuzda, o sıcaklık hissini
beyne iletmekle görevli olan sinirler devreden çıkarılsa, yanmakta olan
elinizi hissetmeniz mümkün olmaz. Çünkü yanma hissi, yalnızca bizim algı
dünyamızda meydana gelen bir histir.
Maddenin temel niteliği, yani sertlik, bizim algı
dünyamız için, bilimsel anlamda ortadan kalkmış bulunmaktadır. Bir şeyi
görüyor olmamız onun gerçek fiziksel görünümüne dair bir delil ve ipucu
vermediği gibi, bir şeye dokunmamız da, onun sertliğine dair hiçbir
delil ve ipucu vermemektedir. Dokunduğumuz şey, yalnızca beynimizde
oluşan varlıktır. Dışarıdaki gerçek niteliğini ve görüntüsünü
bilemeyeceğimiz bir hayaldir. Bilim yazarı J. R. Minkel, New Scientist
dergisindeki bir yazısında bu gerçeği şu şekilde açıklar:
Şu an mausu tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz
ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz.
Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir
bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca
bir hayal. (J. R. Minkel, “The Hollow Universe”, New Scientist, 27 Nisan 2002, sayı 2340, s. 22)
5–BEYNİMİZDE OLUŞAN DÜNYANIN ASLINA ASLA ULAŞAMAYIZ
Buraya kadar anlatılanlardan açıkça görüldüğü gibi hayatımız boyunca
yaşadığımız, gördüğümüz, hissettiğimiz herşey beynimizde meydana
gelmektedir. Örneğin, koltuğunda oturarak camdan dışarıyı seyreden bir
insan, koltuğun sertliğini, döşemesinin kayganlığını beyninde hisseder.
Mutfaktan gelen kahve kokusu gerçekte mutfakta, yani uzağında değil,
beyninin içindedir. Camdan gördüğü deniz manzarası, kuşlar, ağaçlar ise
yine beyninde oluşan görüntülerdir. Kendisine kahve ikram eden dostu ve
kahvenin güzel tadı da yine beyninde oluşur. Kısacası, evinin salonunda
oturduğunu ve camdan dışarısını seyrettiğini zanneden bir insan
gerçekte, beyninin içindeki ekrandan salonunu, camdan görünen manzarayı
izlemektedir. İşte insan, beynindeki ekranda izlediği, anlamlı
şekilde biraraya getirilen algılarının tamamına “yaşamım” der ve hiçbir
zaman beyninin dışına çıkamaz. Bu izlediğimiz ekranın dışında maddenin gerçeği nasıldır, bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Gerçeği de bizim gördüğümüz gibi mi, örneğin bir yaprağın yeşili dışarıda da böyle mi, bilemeyiz. Veya yediğimiz şekerin tadı gerçekte bu şekilde mi yoksa beynimiz mi onu böyle algılıyor, bunu kesinlikle öğrenme imkanımız yoktur. Örneğin daha önce gördüğünüz bir manzarayı gözünüzde canlandırın. Manzara karşınızda değildir ama onu beyninizde görmektesinizdir. Bu konuyla ilgili bilim yazarı Rita Carter şöyle söylemektedir:
Bir yüz veya manzara gördüğümüzde, tam aslını görmeyiz, gördüğümüz orijinalinin bir yorumu veya tamamen yeni inşa edilmiş bir versiyonudur… Bunlar her ne kadar çok iyi kopyalar olsa bile orijinalinden eksik veya farklıdır. - Rita Carter, Mapping The Mind, s. 135
|
Manzarayı seyreden bir insan, gözleriyle, gözünün önündeki manzarayı seyrettiğini zanneder. Oysa onun gördüğü manzara, beyninin arkasındaki görme merkezinde oluşmaktadır. Bu manzarayı izleyen ve bu manzaradan zevk alan protein ve yağdan oluşan beynin kendisi olamayacağına göre, kimdir? |
Aynı durum o manzaraya baktığınız an için de geçerlidir.
Manzarayı uzak bir yerden gözünüzde canlandırmanızla önünde durup ona
bakmanız arasında aslında bir fark yoktur. Dolayısıyla manzarayı
izlerken de aslında onun aslını değil beyninizde inşa edilmiş bir
versiyonunu görmektesinizdir.
Bu konu üzerinde biraz düşünen bir insan bu gerçeği bütün netliği ile
görecektir. Bu insanlardan biri olan George Berkeley, İnsan Bilgisinin
İlkeleri Üzerine İnceleme adlı yapıtında bu gerçeği şöyle ifade eder:… Görme yoluyla ışık ve renk, onların çeşitli dereceleri ve farklılıkları düşüncesine sahip oluyorum. Dokunma ile yumuşağı ve serti, sıcağı ve soğuğu, hareketi ve direnci algılıyorum… Koku alma bana kokuları, tat alma tatları, işitme ise sesleri öğretiyor… Bu duyumlardan bazıları birarada gözlemlendikleri için, onlara ortak bir ad verilir ve onlar bir şey sayılırlar. Böylece örneğin belli bir düzenleniş içerisinde, bir renk, bir tat, bir koku, bir biçim ve bir sertlik birlikte gözlemlendiğinde elma sözcüğüyle belirlenen ayrı bir şey olarak tanınır; öteki düşünce dermeleri, taş, ağaç, kitap ve öteki duyumlanabilir şeyleri meydana getirirler…- “Treaties Concerning the Principle of Human Knowledge”, 1710, Works of George Berkeley, vol. I, ed. A. Fraser, Oxford, 1871, s.35-36
Berkeley’in bu sözlerinde ifade ettiği gerçek şudur: Beynimizde yaşadığımız çeşitli duyuların bütünleşmesi ile bir nesneyi tanımlarız. Bu örnekte olduğu gibi elmanın tadı, kokusu, sertliği, kırmızı rengi, yuvarlaklığı ve diğer özellikleriyle ilgili algılar beynimizde bir bütün olarak algılanır ve biz bu bütüne “elma” deriz. Ama biz hiçbir zaman bir elmanın aslı ile muhatap olmayız. Bizim tek görebildiğimiz, koklayabildiğimiz, tadabildiğimiz, dokunabildiğimiz veya duyabildiğimiz beynimizdeki kopyalardır.
Buraya kadar anlatılanları tekrar düşündüğümüzde bu gerçek bütün açıklığı ile ortaya çıkacaktır. Örneğin;
Î Işığın olmadığı beyinde, rengarenk ışıklarla donatılmış bir caddeyi, bütün renkleri, canlılığı ve parlaklığı ile seyredebiliyorsak, o zaman bu caddenin, ışıklı panoların, vitrinlerin, sokak lambalarının, arabaların farlarının beynimizde elektrik sinyallerinden oluşan kopyalarını görürüz.
Î Beynimize hiçbir ses giremediğine göre, o zaman biz hiçbir zaman yakınlarımızın seslerinin asıllarını duyamayız. Duyduklarımız hep kopyalarıdır.
Î Veya biz hiçbir zaman denizin serinliğini, güneşin sıcaklığını hissedemeyiz. Biz hep beynimizde bunların kopyalarını yaşarız.
Î Aynı şekilde, bugüne kadar hiçbir insan nanenin aslının tadına bakmamıştır. Nane olarak algıladığı tat, beyninde oluşan bir algıdır sadece. Çünkü nanenin aslına ne dokunabilir, ne onun aslını görebilir, ne aslının kokusunu veya tadını alabilir.
Sonuç olarak, biz hayatımız boyunca bize gösterilen kopya algılarla yaşarız. Ancak bu kopyalar o kadar gerçekçidir ki, hiçbir zaman kopyalarını yaşadığımızı fark etmeyiz. Örneğin, şu anda başınızı kaldırın ve bulunduğunuz odada gözünüzü gezdirin. Kendinizi içinde mobilyalar bulunan bir odanın içinde gibi görüyorsunuz. Oturduğunuz koltuğun kollarına dokunduğunuzda, sanki gerçekten bu kolların asıllarına dokunuyormuş gibi sertliğini hissediyorsunuz. Gösterilen görüntülerin gerçekçiliği, bu görüntülerin yaratılışında kullanılan sanatın mükemmelliği sizi ve sizin gibi milyarlarca insanı, bunların “madde” olduğuna ikna etmeye yetiyor. Hatta insanlar o kadar kesin olarak ikna oluyorlar ki, dünyaya ait her hissin beyinlerinde oluştuğunu lise çağlarından itibaren kitaplarda okumalarına, hatta biyoloji kitapları bu gerçekle dolu olmasına rağmen, bunların beyinlerinde bir hayal olduğuna zorlukla ikna olabiliyorlar. Bunun nedeni, görüntünün muhteşem bir sanatla, son derece gerçekçi ve kusursuz yaratılıyor olmasıdır.
Bazı insanlar ise, görüntünün beyinlerinde oluştuğunu kabul etmekte ancak, gördükleri görüntünün asıllarının dışarıda olduğunu iddia etmektedirler. Oysa, bu hiçbir zaman ispatlayamayacakları bir iddiadır. Çünkü bugüne kadar hiçbir insan, beyninin dışındaki algılarının dışına çıkamamıştır. Her insan, beynindeki hücresinin içinde yaşamaktadır ve algılarının kendisine gösterdikleri dışında hiçbir şey yaşayamaz. Dolayısıyla algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle “dışarıda asılları var” demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır. Kaldı ki dışarıda asılları olsa dahi, insan yine bu “asıl”ları beyninde görecektir, yani yine beyninde oluşan hayal ile muhatap olacaktır. Dolayısıyla insanlar, bu varsaydıkları “maddesel karşılıklara” hiçbir zaman ulaşamayacakları için, bu iddiaları son derece dayanaksızdır.
Ayrıca şunu da belirtmeliyiz ki, teknolojinin veya bilimin ilerlemesi de bu konuda herhangi bir değişikliğe sebep olamaz. Çünkü her bilimsel bulgu veya teknolojik buluş yine insanların beyinlerinde oluşacaktır, dolayısıyla bu yöntemle de dış dünyaya ulaşmak mümkün olamayacaktır. Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozoflar şöyle demektedirler:
Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozoflar şöyle demektedirler:
… örneğin bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez. - Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447
Ünlü filozof George Berkeley ise, algılarımızın sadece zihnimizde yer aldığını ve dış dünyada var olduklarını kabul ettiğimizde yanıldığımızı çok açık olarak ifade etmektedir:
Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak… Bütün bunlar madem ki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demekti…- George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, s.38-39-44
Ayrıca, hiçbir zaman ulaşamayacakları, göremeyecekleri, dokunamayacakları varlıkların olmasının veya olmamasının insanlar için hiçbir önemi yoktur. Çünkü madde dünyası olsa da olmasa da, insan sadece beynindeki algılar dünyasını izler. Maddelerin asılları ile hiçbir zaman karşılaşamaz. Dahası, her insana kopyasını görüyor olmak yetmektedir. Örneğin, rengarenk çiçeklerle bezenmiş bir bahçeyi gezen bir insan, gerçekte bu bahçenin aslını değil, beynindeki kopyasını görür. Ancak, bu bahçe o kadar gerçekçidir ki, her insan bu hayalinde oluşan bahçeden gerçekmiş gibi aynı zevki alır. Hatta bugüne kadar milyarlarca insan, bu bahçe gibi gördüğü herşeyin aslını gördüğünü sanmıştır. Dolayısıyla, “dışarısı”nın insanı ilgilendirmesi için ortada hiçbir neden bulunmamaktadır.
UZAKLIK HİSSİ DE BEYİNDE OLUŞAN BİR ALGIDIR
Caddedeki kalabalık, arabalar, korna sesleri, mağazalar, binalar… Bir
caddeye baktığınızda gördüğünüz bu tablo size çok net, çok gerçek gibi
gelir. Bu nedenle, insanların büyük bir bölümü bu gördükleri tablonun
beyinlerinde meydana geldiğini kavrayamaz, hepsini gerçek zannederek
yanılırlar. Bu tablo o kadar mükemmel bir şekilde yaratılmıştır ki,
insanın bunun dış dünyanın aslı olmadığını, sadece kendi zihninde
yaşadığı bir kopya görüntü olduğunu anlaması mümkün değildir.
Araba kullanan bir insan direksiyonun, önündeki yolun
ve ağaçların kendinden uzakta olduğunu zanneder. Oysa tüm bu gördükleri,
aynı bir fotoğrafta olduğu gibi, beyninde tek bir satıh üzerindedir.
Görüntüyü bu kadar inandırıcı ve etkileyici yapan şeyler
ise mesafe, derinlik, renk, gölge, ışık gibi unsurlardır. Bu malzemeler
o kadar kusursuzca kullanılmıştır ki, beynimizde üç boyutlu, renkli ve
canlı bir görüntü haline gelirler. Sonsuz sayıdaki ayrıntı bu görüntüye
eklenince, ortaya, hiç farkına varmadan bütün bir ömür boyunca gerçek
zannederek içinde yaşadığımız ama aslında sadece zihnimizde muhatap
olduğumuz bir dünya çıkar.
KENDİNİZDEN UZAK OLDUĞUNU SANDIĞINIZ NESNELERİN HEPSİ GERÇEKTE BEYNİNİZİN İÇİNDEDİR
Şimdi kendinizi bir araba kullanırken düşünün. Arabanın
direksiyonunu kendinizden bir kol mesafesi uzaklıkta, trafik lambalarını
ise birkaç yüz metre ileride görürsünüz. Önünüzdeki arabayla aranızda
yaklaşık 10 metre bulunmaktadır. Ufukta gözüken dağlar ise,
hesaplarınıza göre kilometrelerce uzaktadırlar. Oysa bu tahminlerinizin
hepsi yanlıştır! Ne dağlar, ne de önünüzdeki araba o kadar uzakta
değildir. Aslında bütün görüntüler bir sinema perdesi gibi beyninizde
tek bir yüzeyde, iki boyutlu olarak yer alırlar. Gözümüze yansıyan
görüntüler, televizyon ekranındaki görüntüler gibi iki boyutludur. O
halde bu mesafe ve derinlik duygusu nasıl oluşmaktadır?
|
|
Soldaki resimde arkadaki çizgi öndeki çizgiden neredeyse
iki kat daha uzun duruyor. Oysa her iki çizgi de aynı boyda. Bu örnekte
de görüldüğü gibi, çizgilerin kullanımı, perspektif, ışık, gölge gibi
unsurlar insanların bazı nesneleri olduğundan farklı görmelerine neden
olabilmektedir. Ama aslında tüm nesneler tek bir yerde, beynimizdeki
görüntü merkezinde algılanmaktadır
Mesafe dediğimiz algı, bir çeşit üç boyutlu görme
şeklidir. Görüntülerde mesafe ve derinlik hissini uyandıran şeyler ise
perspektif, gölge ve hareket dediğimiz unsurlardır. Optik biliminde
mekan (space) algısı denilen bu algı şekli, çok karmaşık sistemlerle
sağlanır. Bu sistemi en basit şekliyle şöyle anlatabiliriz: Aslında
gözümüze gelen görüntü sadece iki boyutludur. Yani yükseklik ve genişlik
ölçülerine sahiptir. Göz merceğine gelen görüntülerin boyutları ve iki
gözün aynı anda iki farklı görüntü görmesi derinlik ve mesafe hissini
oluşturur. Bizim her bir gözümüze düşen görüntü, diğer göze gelen
görüntüden açı, ışık gibi unsurlar açısından farklıdır. Beyin bu iki
farklı görüntüyü tek bir resim haline getirerek derinlik ve mesafe
hissini oluşturur.
Bunu daha iyi anlamak için bir deney yapabiliriz. Önce sağ kolunuzu
iyice ileri uzatın ve işaret parmağınızı kaldırın. Şimdi gözlerini
parmağınıza odaklayıp sırayla sağ ve sol gözlerini kapatıp açın. İki
göze farklı iki görüntü geldiği için parmağın hafifçe yer değiştirdiğini
veya kaydığını göreceksiniz. Şimdi iki gözünüzü de açıp sağ işaret
parmağında odaklamaya devam ederken sol işaret parmağını mümkün olduğu
kadar gözlerinize yaklaştırın. Yakında olan parmağın çift görüntü
oluşturduğunu fark edeceksiniz, bu ise algı sisteminde uzaktaki
parmaktan farklı bir derinlik oluşması nedeniyledir. Şimdi bu
durumdayken gözlerinizi sırayla kapatıp açarsanız yakındaki parmağın
daha fazla yer değiştirdiğini göreceksiniz, çünkü iki göze düşen
görüntülerin farkı artmıştır.Üç boyutlu film yapılırken de bu teknik kullanılır; iki farklı açıdan çekilen görüntü aynı ekran üzerine yansıtılır. Seyirciler renk filtresi veya polarize filtreli özel gözlükler takarlar. Gözlüğün camındaki filtreler iki görüntüden birini yakalar, beyin bunları birleştirip üç boyutlu görüntü haline getirir.
Nitekim başarılı ressamların yaptığı resimleri hayranlıkla seyretmemizin nedeni, gölge ve perspektif unsurlarını kullanarak resme verdikleri derinlik ve gerçeklik hissidir.
Perspektif, uzaktaki şeylerin, gören kişiye göre
yakındaki şeylere oranla daha küçük olarak gözükmesinden kaynaklanır.
Örneğin bir manzara resmine baktığımızda uzaktaki ağaçlar küçük,
yakındaki ağaçlar büyük gözükür ya da arka plandaki dağ görüntüsü ön
planda duran insan görüntüsünden daha küçük çizilir. Doğrusal
perspektifte ise ressamlar paralel çizgileri kullanırlar. Örneğin, tren
rayları ufuk çizgisinde birleşerek mesafe ve derinlik hissini
oluştururlar.
Ressamların tablolarında kullandıkları yöntem, beynimizde meydana
gelen görüntü için de geçerlidir. Beynimizdeki iki boyutlu bir mekanda
derinlik, ışık, gölge aynı metodla meydana gelir. Bir görüntüde
ayrıntılar, yani ışık, gölge ve boyutlar ne kadar ayrıntılı işlenirse, o
görüntü o kadar gerçekçi olur ve duyularımızı aldatır. Böylece biz
üçüncü boyut olan derinlik ve mesafe varmış gibi hareket ederiz. Halbuki
gördüğümüz bütün görüntüler bir film karesi gibi tek bir satıh üzerinde
bulunur. Beynimizdeki görme merkezi bir kredi kartı kadar küçüktür!
Bütün o uzak mesafeler, uzaktaki evler, gökteki yıldızlar, Ay, Güneş,
havada uçan uçaklar, kuşlar gibi görüntüler bu küçük mekana sığdırılır.
Yani sizin bakıp binlerce kilometre yukarıda dediğiniz bir uçakla,
elinizi uzatıp tutabildiğiniz bardak arasında teknik olarak bir mesafe
yoktur, tümü beyninizdeki algı merkezinde tek bir yüzey üzerindedir.Örneğin, ufukta kaybolmakta olan bir gemi, aslında sizden kilometrelerce uzakta değildir. Gemi sizin beyninizin içindedir. Baktığınız camın pervazları, camın önündeki kavak ağacı, evinizin önünden geçen yol, deniz ve denizde yol alan gemi de dahil olmak üzere beyninizdeki görme merkezinde, yani aynı iki boyutlu mekanda oluşmaktadır. Nasıl ki bir ressam, büyüklük küçüklük gibi oranları, renk, gölge ve ışık gibi malzemeleri ve perspektifi kullanarak, uzaklık hissini iki boyutlu bir tabloda gösterebiliyorsa, bizim beynimizde de benzer şekilde, uzaklık algısı oluşur. Sonuç olarak, gördüklerimizi kendimizden uzakta gibi algılamamız, gördüklerimizle aramızda bir mesafe olması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü mesafe de diğerleri gibi bir algıdır.
İKİ BOYUTLU BİR ZEMİNDE DERİNLİĞİ OLAN BİR GÖRÜNTÜ MEYDANA GETİRMEK
Burada görülen resimlerin hepsinde son derece gerçekçi bir derinlik fark edilmektedir. İki boyutlu bir tuvalin üzerinde gölge, perspektif ve ışık kullanılarak, üç boyutlu, derinliği olan bir görüntü oluşturulabilmektedir. Ressamın yeteneğine göre, bu gerçekçilik daha da artmaktadır. Benzer bir durum bizim görme algımız için de geçerlidir. Çünkü gözün retina tabakasına düşen görüntü iki boyutludur. Ancak her iki göze düşen görüntü daha sonra tek bir resim haline getirilir ve 3 boyutlu, derinliği olan bir görüntü olarak beynimizde algılanır.
Burada görülen resimlerin hepsinde son derece gerçekçi bir derinlik fark edilmektedir. İki boyutlu bir tuvalin üzerinde gölge, perspektif ve ışık kullanılarak, üç boyutlu, derinliği olan bir görüntü oluşturulabilmektedir. Ressamın yeteneğine göre, bu gerçekçilik daha da artmaktadır. Benzer bir durum bizim görme algımız için de geçerlidir. Çünkü gözün retina tabakasına düşen görüntü iki boyutludur. Ancak her iki göze düşen görüntü daha sonra tek bir resim haline getirilir ve 3 boyutlu, derinliği olan bir görüntü olarak beynimizde algılanır.
|
Bedeniniz de beyninizde gördüğünüz bir görüntü olduğuna göre, içinde bulunduğunuz oda mı sizin içinizdedir yoksa siz mi odanın içindesiniz? Bu sorunun cevabı açıktır: Elbette ki oda sizin içinizde, beyninizdeki görme merkezindedir. |
İnsanların, gördüklerinin beyinlerinde bir algı olduğunu
kavramalarını engelleyen nedenlerden biri de, bedenlerini de bu
görüntünün içinde görmeleridir. “Ben bu odanın içinde olduğuma göre,
demek ki bu oda benim beynimde oluşmuyor” gibi yanlış bir sonuca
varmaktadırlar. Onları bu yanlış sonuca götüren yanılgıları ise kendi
bedenlerinin de bir görüntü olduğunu unutmalarıdır. Nasıl ki, çevremizde
gördüğümüz herşey beynimizde oluşan bir görüntü ise, kendi bedenimiz de
aynı şekilde beynimizde oluşan bir görüntüdür. Örneğin şu anda
oturduğunuz koltukta, boynunuzdan aşağıda kalan kısmınızı görüyorsunuz.
Bu görüntü de diğerleri ile aynı sistemle meydana geliyor. Elinizi
bacağınızın üzerine koyduğunuzda bu dokunma hissi yine beyninizde
oluşuyor. Yani siz şu anda beyninizde oluşan bedeninizi görüyor ve
bedeninize dokunduğunuzu beyninizde hissediyorsunuz.
Bedeniniz de beyninizde bir görüntü olduğuna göre, oda mı sizin
içinizde siz mi odanın içindesiniz? Bu sorunun doğru cevabının, “oda
sizin içinizde” olduğu çok açıktır. Ve siz beyninizdeki oda görüntüsünün
içindeki bedeninizin görüntüsünü görürsünüz.Bunu bir örnekle daha açıklayalım. Farz edin ki, asansörü çağırdınız ve asansör geldiğinde üst kat komşunuz da asansörün içinde. Asansöre bindiniz. Gerçekte, siz mi asansörün içindesiniz, yoksa asansör mü sizin içinizde? Gerçek olan şudur: Asansör, içindeki komşunuzun ve kendi bedeninizin görüntüsüyle birlikte beyninizde oluşmaktadır.
Sonuç olarak biz hiçbir şeyin “içinde” olmayız. Herşey bizim içimizde, yani beynimizde oluşur. Güneş’in, Ay’ın, yıldızların veya gökte giden bir uçağın bizden milyonlarca kilometre uzaklıkta olmaları da bu gerçeği değiştirmez. Güneş ve Ay da aynı, elinizde tuttuğunuz bu mouse gibi sizin beyninizin içindeki küçücük görme merkezinizde oluşan görüntülerdir.
6–DIŞ DÜNYA OLMADAN DA ALGILAR DÜNYASI MEYDANA GELEBİLİR
|
Bir deneyde, görme özürlü kişilerin, gözlerinin yanına takılan bir cihaz ile bazı görüntüler görmeleri sağlandı. Bu kişiler cihazdan dış dünyaya ait olmayan, yapay olarak üretilen uyarılar almalarına rağmen, son derece gerçekçi görüntüler görüyorlardı. Hatta bir cismin üstlerine doğru geldiğini zannederek, kendilerini korumak için geri çekiliyorlardı. |
Gördüğümüz algılar dünyasının maddesel bir karşılığı
olduğu iddiasını çürüten gerçeklerden biri de, beynimizde algıların
oluşması için dış dünyaya ihtiyacımız olmamasıdır. Bugün simülatörler
gibi birçok teknolojik gelişme ve ayrıca rüyalarımız bu gerçeğin en
önemli delilleridir.
Bilim yazarı Rita Carter, Mapping The Mind isimli kitabında, “görmek
için gözlere ihtiyaç yoktur” diyerek, bilim adamları tarafından
gerçekleştirilen önemli bir deneye yer vermektedir. Deneyde görme özürlü
kişilere, video resimlerini titreşimlere dönüştüren bir cihaz takıldı.
Bu kişilerin gözlerinin yanına takılan bir kamera ise uyarıları bu
kişinin beynine gönderiyordu.Böylece bu kişi sürekli olarak görsel dünyadan uyarı alabiliyordu. Hastalar bir süre sonra gerçekten görüyormuş gibi davranmaya başladılar. Örneğin, cihazlardan birinde görüntüyü yaklaştırmak için bir lens vardı. Bu lens hasta uyarılmadan çalıştırıldığında, hasta görüntü büyüyerek üzerine geliyormuş gibi gördüğü için iki kolu ile kendini koruma ihtiyacı hissetmiştir. Rita Carter, Mapping The Mind, s. 113
Bu deneyde de görüldüğü gibi, algılarımızın oluşması için dış dünyada maddi bir karşılıklarının bulunması şart değildir. Tüm uyarılar yapay olarak da oluşturulabilmektedir.
|
Bir insan gerçekte evindeki kanapesinde huzur içinde uyuyorken, rüyasında kendisini bir savaşın içinde görebilir. Hatta savaşın tüm gerilimini, korku ve paniğini son derece gerçekçi olarak yaşayabilir. O esnada ise tek başına, sessiz ve sakin bir yerde yatmaktadır. Rüyasında gördüğü son derece inandırıcı görüntü ve sesler ise beyninde meydana gelmektedir. |
İnsan dış dünya olmadan da tüm algıları bütün canlılığı
ile yaşayabilir ve buna verilebilecek en açık örnek, daha önce de
bahsettiğimiz gibi rüyalardır. Bir insan rüyası sırasında gözleri kapalı
olarak yatağında yatar. Ancak buna rağmen, gerçek hayatında
karşılaştığı olayların, yaşadığı hislerin, uyarıların tamamını
rüyalarında, gerçeklerinden ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi olarak
algılar. Bu gerçeğe, insanların tamamı bizzat kendi uykularında sık sık
şahit olurlar. Örneğin, gece yatağında sessiz ve sakin bir ortamda,
çevresinde ikinci bir kişi dahi yokken yatan bir insan, rüyasında
kendisini çok kalabalık bir mekanda, bir tehlike içinde görebilir. Can
havliyle bu tehlikeden kaçtığını, bir duvarın arkasına sığındığını
gerçekmiş gibi yaşayabilir. Hatta rüyasında gördükleri o kadar
gerçekçidir ki, korku ve panik duygusunu gerçekten tehlikeli bir ortam
varmış gibi aynısı ile hisseder. Her gürültüde yüreği ağzına gelir,
korkudan titrer, kalbi hızla atar, terler, insan bedeni tehlike
anlarında neler hissederse, fiziksel olarak ne tepkiler verirse hepsini
aynen yaşar. Oysa, zihninin dışında, gördüklerinin hiçbirinin bir
karşılığı yoktur.
Rüyasında yüksek bir yerden aşağı düşen bir insan da bunu bütün
vücudu ile hisseder. Oysa o anda yatağında hiç kıpırdamadan yatmaktadır.
Ya da, rüyasında ayağı kayıp su birikintisinin içine düştüğünü gören
bir insan, tüm kıyafetlerinin ıslandığını, çıkan rüzgar nedeniyle
üşüdüğünü hissedebilir. Ancak bulunduğu yerde ne bir su birikintisi, ne
de rüzgar yoktur. Hatta çok sıcak bir odada uyuyor olmasına rağmen
ıslaklığı ve üşümeyi, aynı uyanıkken olduğu gibi yaşar.Veya rüyasında maddenin aslı ila muhatap olduğunu iddia eden bir kişi kendinden son derece emin olabilir. Kendisine “maddenin hayal olduğunu”, “dış dünyanın aslıyla muhatap olmanın mümkün olmadığını” anlatan arkadaşının omzuna elini koyarak “Şimdi ben bir hayal miyim? Sen elimi omzunda hissetmiyor musun? O zaman nasıl hayal olabiliyorsun? Nereden çıkarıyorsun bu iddiaları? Gel seninle bir Boğaz turu yapalım, hem bu konuyu konuşuruz, bir de böyle bir konuya neden inanıyorsun bana anlatırsın” diyebilir. Derinleşen uykusunda gördüğü bu rüya o kadar nettir ki, keyifle arabanın kontağını açıp motora yavaş yavaş gaz verir ve sonra aniden pedala basıp arabayı adeta sıçratır. Yolda hızla giderken ağaçlar ve yol çizgileri süratten adeta blok bir görüntü oluşturur. Bir yandan da temiz Boğaz havasını alır. Tam arkadaşına itiraz etmeye, o anda yaşadıklarının hayal olmadığını anlatmaya hazırlanırken saatinin ziliyle uyanır. Ancak ne ilginçtir ki, rüyasında gördüklerinin hayal olduğuna itiraz eden bu insan, uyanıkken de gördüklerinin zihninde oluşan kopya görüntüler olduğunu anlatan bir arkadaşı yanında olsa, ona da aynı şekilde itiraz edecektir.
|
İnsan aslında güven içinde evinde uyurken, rüyasında lunaparkta hızla dönen vagonlara bindiğini görebilir. Vagonların hızını, zaman zaman ters döndüğünü, esen rüzgarı gerçeğinin aynısı gibi hissedebilir. |
İnsanlar rüyalarından uyandıklarında o ana kadar görmüş
olduklarının hayal olduğunu anlarlar, ama “uyanma” görüntüsüyle başlayan
ve adına “gerçek hayat” dedikleri hayatın bir hayal olabileceğinden
nedense hiç kuşkulanmazlar. Oysa, “gerçek hayatımız” dediğimiz
görüntüleri algılayış şeklimiz, rüyalarımızı algılayış şeklimizle
tamamen aynıdır. Her ikisini de zihnimizde görürüz. Ve rüyalarımızdan
uyandırılmadığımız sürece, onların bir hayal olduğunu anlamayız. Ancak
uyandığımız zaman “demek ki gördüklerim bir rüyaymış” deriz. Öyle ise şu anda gördüklerimizin bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz? Sadece
henüz uyandırılmamış olduğumuz için, içinde bulunduğumuz anı gerçek
zannediyor olabiliriz. Her gece gördüğümüz rüyalardan daha uzun süren bu
rüyadan bir gün uyandırıldığımızda, bu gerçekle karşılaşacak
olabiliriz. Ve bunun aksini söyleyerek ispatlayabileceğimiz hiçbir
delilimiz yoktur.
Dünya hayatının bir rüya gibi olduğu, bu rüyadan “büyük bir uyanış”
ile uyanıldığında ancak insanların rüya gibi bir alemde yaşadıklarını
anlayacakları, İslam alimleri tarafından da dile getirilen bir
gerçektir. Üstün ilmi nedeniyle Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak
anılan büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi, bir sözünde, Peygamber
Efendimizin bir hadisini aktararak, dünya hayatını rüyalarımıza şöyle
benzetmiştir:
Hazreti Muhammed Aleyhisselam “insanlar uykudadır,
öldükleri vakit uyanırlar” buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında
gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir. Yani
hayaldir. - Fusus-ül Hikem, çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 220
Bir ayette ise, insanların kıyamet gününde tekrar diriltildiklerinde şöyle diyecekleri bildirilmektedir:Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş”. (Yasin Suresi, 52)
Ayette de görüldüğü gibi, insanlar kıyamet günü aynı bir rüyadan uyanır gibi uyanmaktadırlar. Bir insan, ağır bir uykuya daldığı ve rüya gördüğü sırada aniden uyandırıldığında kendisini uyandıranın kim olduğunu nasıl sorgularsa, bu insanlar da aynı şekilde kendilerini kimin uyandırdığını sormaktadırlar. Bu ayette de dikkat çekildiği gibi dünya hayatı gördüğümüz bir rüya gibidir ve her insan bu rüyadan uyandırılacak ve gerçek hayatı olan ahiret hayatına dair görüntüleri görmeye başlayacaktır.
HAYATINIZI, RÜYALARINIZ GiBİ BAMBAŞKA BİR YERDE İZLİYOR OLABİLİRSİNİZ
Rüyasında kahve içen bir insan, kahvenin şekerini,
kıvamını, içindeki sütün tadını, gerçekten kahve içiyormuş gibi
hisseder. Ancak ortada ne kahve, ne de içecek birşey vardır. Ne var ki,
rüyasında kahve içen bir insana biri gelip, “şu anda rüyadasın ve bu
kahve aslında bir görüntü” dese, hemen itiraz eder. “Görüntü olur mu?
Bak sıcaklığını hissediyorum. Birden içince dilim yanıyor. Hatta kahveyi
içince susuzluğum geçti. Görüntü olsa susamamı geçirir miydi?” der.
İçtiğini sandığı kahvenin aslında beyninde oluşan bir görüntü olduğunu,
içerken hissettiği sıcaklık, susuzluk gibi hislerin de yine beyninde
oluşan algılar olduğunu ancak uykusundan uyandıktan sonra anlar.
Rüyalarımızda yaşadıklarımızla, gerçek hayatta yaşadıklarımız aynı
mantıkla oluşur. Rüyalarımız nasıl zihnimizde yaşanıyor ise, gerçek
hayatımız da zihnimizde yaşanır. Rüyalarımıza “hayal” dememizin tek
nedeni, sabah uyandığımızda bedenimizi yatağımızda bulmamız ve “demek ki
ben yatıyordum ve bunları rüyamda gördüm” sonucuna varmamızdır.Peki rüyanızdan hiç uyanmadan yaşamaya devam etseniz, rüya içinde yaşadığınızın, gördüklerinizin hiçbirinin aslı ile muhatap olmadığınızın farkına varabilir misiniz?
Kesinlikle hayır. Uyanıp, kendinizi yatağınızda
uyuyorken bulmadığınız sürece, hiçbir zaman rüyada olduğunuzu anlayamazsınız ve koskoca bir ömrü gerçek hayatınızı yaşadığınızı zannederek geçirirsiniz.
Öyle ise, gerçek hayat dediğimiz hayatımızın da bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz? Bir gün bu gördüğümüz hayattan çıkıp kendimizi bambaşka bir yerde, bu hayatımıza dair görüntüleri izlerken bulmayacağımıza dair bir bilgimiz var mıdır?
YAPAY OLARAK OLUŞTURULAN DÜNYALAR
“Dış dünya” veya “madde” olmadan, algıların çok gerçekçi olarak
yaşanabileceğine dair günümüz teknolojisinde de çok önemli örnekler
bulunmaktadır. Özellikle son yıllarda büyük bir gelişme gösteren “sanal
gerçeklik” kavramı, bu konuda fikir vericidir.
Sanal gerçeklik, en basit şekliyle, bilgisayarda canlandırılan üç
boyutlu görüntülerin, bazı aygıtların yardımıyla insanlara “gerçek bir
dünya” gibi gösterilmesidir. Bugün birçok alanda farklı amaçlarla
kullanılan bu teknolojiye, bu nedenle “yapay gerçeklik”, “sanal
dünyalar”, “sanal ortamlar” gibi isimler de verilmektedir.Sanal gerçekliğin en önemli özelliği, özel aletler kullanan bir kişinin gördüğü görüntüyü gerçek zannetmesi hatta kendisini bu görüntüye kaptırmasıdır. Bu nedenle son yıllarda sanal gerçeklik ifadesinin İngilizce karşılığının başında “immersive” kelimesi de kullanılmaktadır ve bu kelimenin anlamı “dalmak, kaptırmak”tır. (Immersive Virtual Reality: Kaptıran Sanal Gerçeklik)
Sanal gerçeklik için kullanılan simülatörler.
Yukarıdaki resimdeki kişi kullandığı cihazlar nedeniyle, hareketli bir
suya dokunduğunu sanmaktadır. Alttaki kişiler ise kendilerini,
gösterilen filmin kahramanları olarak izlemekte ve yaşadıklarından
dolayı heyecan duymaktadırlar.
Sanal bir dünya oluşturmak için kullanılan aletler;
görüntü sağlayan bir ekranı olan kask, dokunma hissi veren elektronik
bir eldiven gibi aletlerdir. Kaskın içindeki bir alet ise sürekli olarak
başın hareketlerini ve açısını kontrol ederek görüntünün, başın açısı
ve duruşu ile orantılı olarak ekrana gelmesini sağlar. Bazen bir oda
büyüklüğündeki bir kübün tüm duvarlarına ve zeminine stereo görüntüler
yansıtılır ve bu odaya giren kişiler, taktıkları stereo gözlüklerle,
odada dolaşıp kendilerini bambaşka mekanlarda, örneğin bir şelale
kenarında, bir dağın zirvesinde, denizin ortasındaki bir geminin
güvertesinde güneşlenirken görebilirler. Başa takılan kasklar üç
boyutlu, derinlik ve mekan algısı olan görüntüler oluştururlar.
Görüntüler insan boyutları ile orantılı olarak verilir ve eldiven gibi
bazı aletlerle dokunma hissi sağlanır. Böylece bu aletleri kullanan kişi
gördüğü sanal dünyadaki eşyalara dokunabilir, onların yerlerini
değiştirebilir. Bu mekanlarda insanın gördüğü görüntüdeki sesler de son
derece inandırıcıdır. Ses her yönden, farklı derinliklere sahip olarak
verilebilmektedir. Bazı uygulamalarda, dünyanın çok farklı yerlerindeki
birkaç kişiye aynı sanal ortam gösterilebilmektedir. Böylece örneğin
dünyanın farklı ülkelerinden, hatta farklı kıtalarından üç insan,
kendilerini diğerleri ile birlikte bir sürat motoruna binerken
görebilirler.
SANAL ORTAMLARDA OLUŞTURULAN DÜNYALAR
Günümüzde ilerleyen teknoloji ile birikte simülatör denen sistemler pek çok alanda kullanılmaya başlandı. Gözlüklü bir başlık ve eldiven ile, bunları kullanan kişiye çok farklı görüntüler üç boyutlu olarak gösterilmekte ve bu kişi kendisini bu görüntünün içinde zannetmektedir.
Günümüzde ilerleyen teknoloji ile birikte simülatör denen sistemler pek çok alanda kullanılmaya başlandı. Gözlüklü bir başlık ve eldiven ile, bunları kullanan kişiye çok farklı görüntüler üç boyutlu olarak gösterilmekte ve bu kişi kendisini bu görüntünün içinde zannetmektedir.
Araba tasarımcıları, yeni araba modellerini sanal ortamlarda denemektedirler.
Bu teknolojinin kullanıldığı alanlardan biri de pilot
eğitimidir. Küçük bir kabinin içinde bulunan kişiler bu aletler
sayesinde kendilerini gerçekten bir uçak kullanırken, gökyüzünde uçarken
veya havaalanına iniş yaparken görebilmekteler.
Sanal dünyanın oluşturulması için gerekli olan aletlerde
kullanılan sistem, beş duyumuz için geçerli olan sistemle aynıdır.
Örneğin, kullanıcının eline taktığı eldivenin içindeki mekanizmanın
etkisiyle, parmak uçlarına bazı sinyaller verilir ve bu sinyaller beyine
iletilir. Beyin bu sinyalleri yorumladığında bu kişi, çevresinde hiç
olmadığı halde ipek bir halıya veya yüzeyinde birçok girinti ve çıkıntı
bulunan, kabarık desenli bir vazoya dokunduğunu hissedebilmektedir.
Michigan Üniversitesi’nde geliştirilen bir teknikle
doktor adayları ve özellikle acil servis personeli yapay bir
ameliyathane ortamında eğitilmektedir. Bu uygulamanın ilk aşamasında,
bir odanın zeminine ve duvarlarına ameliyathane ile ilgili görüntüler
yansıtılmaktadır. Burada görülen ameliyathane ortamında üç doktor
dışındaki tüm görüntüler, hasta da dahil olmak üzere sanaldır. Simülatör
cihazları ile, doktor adayları ilk ameliyatlarını sanal bir
ameliyathanede, sanal hastalara yapmaktadırlar.
YAPAY AMELİYATHANEDE YAPAY AMELİYAT
Sanal gerçekliğin kullanılmaya başlandığı önemli
alanlardan biri tıptır. Michigan Üniversitesi’nde geliştirilen bir
teknikle doktor adayları ve özellikle acil servis personeli yapay bir
ameliyathane ortamında eğitilmektedir. Bu uygulamada, bir odanın
zeminine ve duvarlarına ameliyathane ile ilgili görüntüler,
ameliyathanenin ortasına ise bir ameliyat masası ve bir “hasta”nın
görüntüsü yansıtılmaktadır. Doktor adayları ise üç boyutlu gözlüklerini
takarak bu sanal hasta üzerinde ameliyata başlamaktadırlar. Resimlerde
de görüldüğü gibi, bu resmi gören bir insan, hangisinin gerçek
hangisinin sanal olduğunu anlayamayacaktır.
Bu örneklerde de görüldüğü gibi, yapay uyarılarla bir insana gerçek
olmayan bir dünya gerçek gibi gösterilebilmektedir. Son yıllarda çekilen
bazı ünlü filmlerin bu konuyu ele alması da son derece dikkat
çekicidir. Örneğin, The Matrix isimli Hollywood filminde,
filmin iki kahramanı, bir koltukta yatar vaziyette iken sinir
sistemlerine bir bilgisayar bağlandığında kendilerini bambaşka
mekanlarda görmektedirler. Bir sahnede, uzak doğu sporları yaparken bir
başka sahnede ise kendilerini bambaşka kıyafetler içinde çok kalabalık
bir caddede yürürken bulmaktadırlar. Filmin kahramanı, yaşadıklarının
gerçekçiliği karşısında bunların bir bilgisayar tarafından oluşturulan
görüntüler olduğuna inanamadığını söylediğinde ise, bilgisayar
tarafından görüntü dondurulmakta ve bu kişi gerçek sandığı dünyanın
aslında bir görüntü olduğu konusunda ikna edilmektedir.Sonuç olarak günümüz teknolojisi ile, yapay uyarılar ile yapay görüntüler, diğer bir deyişle yapay bir dünya oluşturmak mümkündür. Bu yapay görüntülerin gerçeklerinden hiçbir farkı olmadığı, deneyen kişiler tarafından ifade edilmektedir. O halde, biz de her an gördüğümüz “yaşam görüntüsü”nün, dışarıda asıllarının mutlaka var olduğunu ve muhatap olduklarımızın da bu “asıllar” olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü bu algılarımızın nedeni çok daha farklı bir kaynak olabilir.
HİPNOZUN GÖSTERDİĞİ ÖNEMLİ GERÇEK
Yapay uyarılarla bir dünya oluşturulabileceği gerçeğine verilebilecek en
iyi örneklerden biri de hipnoz tekniğidir. Bilindiği gibi hipnozda,
hipnotize edilen kişiye bir dizi telkin yapılır ve bu kişinin,
gerçeğinden ayırt edilemeyecek derecede inandırıcı birtakım olayları
yaşaması sağlanır. Söz konusu kişi, bulunduğu odada olmayan görüntüleri,
kişileri veya manzarayı görür, sesleri duyar, kokuları ve tatları alır.
Bu sırada yaşadığı olaylardan dolayı sevinir, üzülür, heyecanlanır,
sıkılır, endişelenir, telaşlanır. Hatta hipnoz altındaki kişinin
yaşadığı olayların etkileri dışarıdan fiziksel olarak da izlenebilir;
yapılan telkinle doğru orantılı olarak kişide nabız artışı, tansiyon
artışı, cildinde kızarıklık oluşması, ateşinin yükselmesi, mevcut ağrıyı
veya acıyı hissetmemesi gibi belirtiler meydana gelebilmektedir. -
Dr. Muhterem Ercan, Hipnoz ve Hipnoterapi, Seha Neşriyat, İstanbul
1993, s.32-34; William Kroger, Clinical and Experimental Hypnosis,
http://www.lucidexperience.com/HypnoPapers/512.html
Örneğin hipnoz uygulanan bir deneyde, bir kişiye bir hastanede
bulunduğu ve bu hastanenin 10. katında ölmek üzere olan bir hasta olduğu
söylenmiş ve ancak kendisinin hızlı bir şekilde elindeki ilacı
yetiştirirse hayatının kurtulabileceği telkin edilmiştir. Bu kişi hipnoz
sırasındaki telkinin etkisiyle, son derece hızlı olarak 10 katı çıkmaya
başladığını sanmıştır. Bu sırada nefes nefese kalmış, iyice yorulduğu
için de nefesini kontrol edemeyecek hale gelmiştir. Bunun üzerine artık
en üst kata geldiği, ilacı yetiştirdiği söylenmiş ve rahat bir yatağa
uzanabileceği telkin edilmiştir. Ve böylece hipnoz uygulanan kişi
rahatlamaya başlamıştır. Hipnoz yapılan kişi,
kendisine telkin edilen mekanı ve ortamı tüm gerçekliğiyle yaşamasına
rağmen, ortada ne bahsedildiği gibi bir mekan, ne insanlar, ne de
olaylar vardır.Bir diğer deneyde ise normal bir odada bulunan kişiye bir hamamda olduğu ve hamamın çok sıcak olduğu telkin edilmiş, ardından bu kişi aşırı derecede terlemeye başlamıştır. - Dr. Tahir Özakkaş, Gerçeğin Dirilişine Kapı HiPNOZ, “Üst Ultrastabilite”, s. 267
|
Bu kişi hipnoz sırasındaki telkinin etkisiyle, son derece hızlı olarak 10 katı çıkmaya başladığını sanmıştır. Bu sırada nefes nefese kalmış, iyice yorulduğu için de nefesini kontrol edemeyecek hale gelmiştir. Hipnoz yapılan kişi, kendisine telkin edilen mekanı ve ortamı tüm gerçekliğiyle yaşamasına rağmen, ortada ne bahsedildiği gibi bir mekan, ne insanlar, ne de olaylar vardır. |
Bir diğer deneyde ise normal bir odada bulunan kişiye
bir hamamda olduğu ve hamamın çok sıcak olduğu telkin edilmiş, ardından
bu kişi aşırı derecede terlemeye başlamıştır.20 Burada çok önemli bir
nokta dikkat çekmektedir. İnsan vücudunda terlemenin oluşması için bazı
etkilerin meydana gelmesi gerekir. Bu hipnoz olayında karşımıza çıkan
gerçek ise şudur: Hipnotize edilen kişi, dışarıda terlemeye sebep olacak
hiçbir etken bulunmadığı halde terlemiştir. Bu örnek açıkça
göstermektedir ki, bir mekanda bulunmak ya da bir ortamı hissetmek için o
ortamın ya da mekanın fiziki varlığı şart değildir. Suni uyarılar veya
telkin yoluyla, benzer etkilerin oluşturulması mümkündür.
Ulusal Hipnoterapi Derneği, Ulusal Psikoterapistler Derneği,
Profesyonel Hipnoterapistler Merkezi, Hipnoterapi Araştırma Derneği gibi
birçok kuruluşun üyesi olan İngiliz hipnoterapi uzmanı Terrence Watts
da, bir makalesinde, hipnoz sırasında geçmişteki bir olayı hatırlayarak
anlatan kişilerde, anlattıkları olayla bağlantılı olarak bazı fiziksel
değişimler gözlendiğini belirtmektedir. Örneğin kişinin anlattığı
olayda, nefes alamama durumu oluşmuşsa, olayı hipnoz altında anlattığı
sırada yine nefesi daralmakta, hatta bir süre için tamamen durmaktadır.
Watts, hipnoz altındayken küçükken dövüldüğü bir anı anlatan kişinin
yüzünde tokat izlerinin belirdiğini belirtmektedir. Ayrıca Watts bunun
bir gizem olmadığını, vücudun acı algısına tepki verdiğini
belirtmektedir. Terrence Watts, Abreaction,
The psychological phenomena that hypnotherapists either love or hate,
http://www.hypnosense.com/abreaction.htmHipnoz uygulamalarında görülen en çarpıcı örneklerden biri de, hipnoz yapılan kişinin cildinde telkin sonucu yaralar dahi oluşabilmesidir. Örneğin Paul Thorsen isimli bir araştırmacı, hipnoz altındaki bir kişinin koluna sadece bir kalemin ucunu değdirmiş ve bunun kızgın bir şiş olduğunu telkin etmiştir. Kısa bir süre sonra kalemin ucunun değdiği noktada bir yanık kabarcığı belirmiştir. Yine aynı araştırmacı, Anne O. isimli kişiye, hipnoz esnasında kolunun A harfi şeklinde kanırtırcasına çizildiğini telkin etmiştir. Başka hiçbir şey yapılmadığı halde, o bölgede A harfi şeklinde kızarıklık belirmiştir.Bourru ve Burot isimli araştırmacılar ise, hipnoz altındaki bir kişiye kolunun kesildiğini telkin ederek, yumuşak bir kalemle çizilen hafif bir çizginin ardından kan sızdığını görmüşlerdir. Dr. Recep Doksat, Hipnotizma, s.106-108
|
|
J. A. Hadfield ise, hipnotize ettiği bir denizciye,
koluna kızgın bir demir bastığını ve o bölgenin yanacağını söylemiştir.
Halbuki, sadece parmağının ucunu şöyle bir dokunmuştur. Ardından da
üzerini sarmıştır. 6 saat sonra sargılar açıldığında, o bölgede
gerçekten hafif bir kızarıklık ve kabarıklık görülmüştür. Hadfield,
“ertesi gün kabarık hayli büyümüştü ve tıpkı yanık yeri gibi su
toplamıştı” diye belirtmiştir. - Dr. Recep Doksat, Hipnotizma, s. 106-108
Hipnoz sırasında insan vücudunda meydana gelen bu değişiklikler, görme, duyma, dokunma, işitme, acı, ağrı gibi algılarımızın oluşması için dış dünyaya ihtiyacımızın olmadığını göstermektedir. Örneğin dış dünyada kızgın bir demir olmamasına rağmen, bu telkini alan kişinin kolunda yanık izi oluşabilmektedir.
Tüm bu örneklerden de anlaşıldığı gibi, hem görüntünün nasıl
oluştuğunu incelediğimizde, hem teknolojik gelişmeleri takip
ettiğimizde, hem de hipnoz gibi telkin yöntemlerini bu bilgilere
eklediğimizde ortaya kesin bir gerçek çıkmaktadır: İnsan, ömrü boyunca
bedeninin dışındaki bir dünyada yaşadığını zanneder. Halbuki dünya
dediğimiz herşey algı merkezlerimize ulaşan sinyalleri beynimizin
yorumlamasıdır. Yani biz beynimizin içinde oluşan dünyadan başka bir
dünyayla hiçbir zaman muhatap olamayız. Dışımızda ne var bunu asla
bilemeyiz. Beyne ulaşan sinyallerin kaynağının dışarıda mevcut bulunan
maddi varlıklar olduğunu iddia edemeyiz. Bugün bu konu, en temel
bilimsel kitaplarda yer alan ve lise çağlarından itibaren insanlara
öğretilen, kesin bir gerçektir. Sorun, insanların bu gerçek üzerinde
düşünmemeleridir.Hipnoz sırasında insan vücudunda meydana gelen bu değişiklikler, görme, duyma, dokunma, işitme, acı, ağrı gibi algılarımızın oluşması için dış dünyaya ihtiyacımızın olmadığını göstermektedir. Örneğin dış dünyada kızgın bir demir olmamasına rağmen, bu telkini alan kişinin kolunda yanık izi oluşabilmektedir.
7–TÜM BU ALGILARI YAŞAYAN KİM?
Buraya kadar olan bölümlerde, yaşantımıza ait tüm algıların beynimizde oluştuğunu ve bu algıların oluşması için bir dış dünyaya ve maddi varlıklara ihtiyaç olmadığını inceledik. Bu noktada, biraz dikkatli düşünen her insanın soracağı çok önemli bir soru ile karşılaşırız.
Bilindiği gibi, gözümüzdeki hücrelerden gelen elektrik sinyalleri, beynimizde görüntüye çevrilir. Örneğin, beyin, görme merkezine gelen bazı elektrik sinyallerini bir ayçiçeği tarlası olarak yorumlar. Öyle ise gören göz değildir.
Peki, gören gözlerimiz değilse, beynin arka kısmında, kapkaranlık bir mekanda, bir göze, retinaya, merceğe, göz sinirlerine, göz bebeğine ihtiyaç duymadan, elektrik sinyallerini rengarenk bir ayçiçeği tarlası olarak gören, bu gördüğü manzaradan zevk alan kimdir?
Veya hiçbir sesin giremediği beyinde, bir kulağa ihtiyaç duymadan, elektrik sinyallerini en yakın dostunun sesi olarak duyan, bu sesi duyduğunda sevinen, duymayınca özleyen kimdir?
Beynin içinde bir ele, parmaklara, kaslara ihtiyaç duymadan kedisinin tüylerini okşadığını hisseden kimdir?
Sıcaklık, soğukluk, kıvam, biçim, derinlik, uzaklık gibi dokunma duyularını aslının aynısı olarak beyinde kim yaşamaktadır?
Hiçbir kokunun giremediği beynin içinde, limon, lavanta, gül, kavun, karpuz, portakal, ızgara kokusunu aynısı ile koklayan ve ızgaranın kokusunu duyduğunda iştahlanan kimdir?
Buraya kadar sürekli algılarımızın beynimizde meydana geldiğinden bahsettik. Öyle ise, beynin içinde oluşan bu görüntüleri, bir televizyon ekranından izler gibi izleyen, izledikleri ile sevinen, üzülen, heyecanlanan, hoşnutluk duyan, telaşlanan, merak eden kimdir? Tüm gördüklerini ve hissettiklerini yorumlayacak bilinç kime aittir?
Hayatı boyunca, kapkaranlık, sessiz kafatasının içinde kendisine gösterilen görüntüleri izleyen, düşünen, sonuç çıkaran, karar veren bilinç sahibi varlık kimdir?
Bütün bunları algılayan, bilinci meydana getiren varlığın, şuursuz atomların oluşturduğu, su, yağ protein gibi maddelerden meydana gelen beyin olamayacağı açıktır. Beynin ötesinde, çok daha farklı bir varlık olmalıdır. Daniel Dennet, bir materyalist olmasına karşın, kitabında bu soruyu şöyle ifade eder:
Bilinçli düşüncelerim ve özellikle de güneş ışığından, Vivaldi’den, hafifçe kıpırdayan dallardan aldığım zevk – nasıl olur da tüm bunlar sadece beynimde oluşan fiziksel şeylerdir? Nasıl olur da, beynimdeki elektrokimyasal oluşumların bir kombinasyonu nasıl bu yüzlerce ince dalın zaman içinde müzikle diz çökmesinin hoş şekline varıyor? Beynimdeki bir bilgi işleme olayı, nasıl olup da üzerime düşen güneş ışığının yumuşak ılıklığı olabiliyor? Hatta, beynimdeki bir olay nasıl beynimdeki bir başka bilgi işlem olayının taslak olarak görselleştirilmiş zihinsel görüntüsü olabilir? Bu imkansız görünüyor. Benim bilinçli düşüncelerim ve deneyimlerim olan olaylar, beyin olayları olamayacakmış gibi görünüyor, fakat başka birşey olmalı, şüphesiz beyin olaylarının sebep olduğu ya da bunlar tarafından üretilen, fakat buna ek olarak farklı maddeden oluşan farklı bir mekana yerleştirilmiş birşey. Evet, neden olmasın? - Daniel C. Dennett, Consciousness Explained, Little, Brown and Company, NY 1991, s. 26-27
R.L.Gregory ise beynin gerisinde bulunan ve bütün bu görüntüleri gören bu varlığı şöyle sorgular:
Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir
eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim
oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir
-fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır…
ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün
olamaz. - R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, s. 9Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden çıkamadıkları asıl nokta işte burasıdır. Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren “içteki göz” kime aittir? Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa şöyle dikkat çekmiştir:
|
Büyük bir salonda can kulağıyla bir konuşmayı dinleyen kişilerin tümü konuşmacının ağzından çıkan her sesi duyduklarını zannederler. Konuşmacı da aynı eminlikte düşüncelerini anlatır ve dinleyicilerin kendisini duyduklarını zanneder. Oysa gerçek çok farklıdır ve o anda salondaki hiç kimsenin farkında olmadığı, olağanüstü bir mucize gerçekleşmektedir. Konuşmayı yapan kişi, beynindeki dinleyicilere bir şeyler anlatmakta, aynı şekilde dinleyiciler de anlatılanları beyinlerinde dinlemektedirler. O anda salonun içinde olduklarından son derece emin olan onlarca kişi, bütün bunları aslında beyinlerinde yaşamaktadır. Ve salondaki dinleyicilerin her birinin beyninde, elektrik akımlarını konuşmacının sesi olarak, bir kulağa ihtiyaç olmadan duyan bir varlık vardır. Bu varlık herşeyi o kadar gerçekçi yaşar ki, hiç kimse duyduğu sesin aslı ile muhatap olmadığını fark edemez. Bu varlık, Allah’ın benzersiz bir ilimle yarattığı RUH’tur. Beynin içindeki derin sessizliğe rağmen ruh, herşeyi kusursuz bir netlikte ve gerçeğinin aynısı olarak duyar. |
Yunanlılardan beri, filozoflar “makinenin içindeki
hayalet”, “küçük insanın içindeki küçük insan”, vb. üzerine düşünüp
durmuşlardı. “Ben” –yani beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi
gerçekleştiren kim? Assisi’li Aziz Francis’in de söylemiş olduğu gibi:
“Aradığımız şey bakanın ne olduğudur.” Karl
Pribram, David Bohm, Marilyn Ferguson, Fritjof Capra, Holografik Evren
I, Çev: Ali Çakıroğlu, Kuraldışı Yayınları, İstanbul: 1996, s.37
Pek çok insan, bu konuyu düşünerek gerçeğin kıyısına kadar geldiği
halde “gören kim” sorusunun cevabını vermekte, düşüncede bundan daha
ileriye gitmekte tereddüt eder. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi
benliğimizi meydana getiren varlık için kimileri “küçük insan”, kimileri
“makinenin içindeki hayalet”, bazıları “beyni kullanan varlık”,
bazıları ise “içteki göz” tabirini kullanmışlardır. Tüm bu tabirler,
beynin ötesinde bilinç sahibi olan varlığı tanımlayabilmek ve ona
ulaşabilmek için yapılmıştır. Ancak bu insanlar materyalist görüşleri
nedeniyle gerçekten görenin, duyanın kim olduğunu dile
getirememişlerdir.Bu gerçeğin cevabını bize veren yegane kaynak, dindir. Allah Kuran’da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona “ruhundan üflediğini” bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr Suresi, 28 – 29)
Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
Yani insanın, bedeni dışında bir başka varlığı daha vardır. Beyninin içindeki görüntüyü “görüyorum” diyen, beyninin içinde duyduğu sesleri “duyuyorum” diyen, kendi varlığının şuurunda olan ve “ben benim” diyen bu varlık Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur.
Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı
beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen
anlayacaktır. Her insan göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa
ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen bir ruha
sahiptir.
Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de
yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden
materyalist düşünce ise bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için,
herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz:Î Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor?
Î Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?
İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduğunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalistler ise madde dışında hiçbir varlığı kabul etmezler. İşte bu nedenle bu sitede anlatılan olağanüstü gerçek, Allah’ın varlığını inkar eden materyalist düşünceye en büyük darbeyi vuran, materyalistlerin düşünmekten ve konuşmaktan en çok çekindikleri konudur.
Bu aşamada sorulması gereken bir soru daha vardır: Ruhumuz, beynimizde
oluşan görüntüleri izlemektedir. Peki bu görüntüleri oluşturan kimdir?
Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli
görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda
koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin olabilir mi? Beyin, ıslak,
yumuşak, kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri
teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, hiçbir kayması veya
karlanması olmayan, renkleri son derece canlı olan pussuz bir görüntü
oluşturabilir mi? Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü
meydana gelebilir mi? Veya bu ıslak et parçası, en gelişmiş müzik
setinden daha kaliteli, daha net, cızırtısız, stereo bir ses meydana
getirebilir mi? Beyin gibi yaklaşık 1,5 kilo ağırlığındaki bir et
parçasının bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi elbette
imkansızdır.
|
BİR ET PARÇASI ÜZERİNDE BU KALİTEDE BİR GÖRÜNTÜ MEYDANA GELEBİLİR Mİ ? |
Bu noktada, bir gerçekle daha karşılaşırız. Çevremizde
gördüğümüz herşeyle birlikte, sahip olduğumuz bedenimiz, elimiz,
kolumuz, yüzümüz bir gölge varlık olduğuna göre, beynimiz de bir gölge
varlıktır. Öyle ise görüntü olan bir varlığın görüntü meydana
getirdiğini söyleyemeyiz.
|
Sinir hücrelerinin bir insana bilinç, akıl, düşünme ve konuşma yeteneği, sevme, şefkat duyma, acıma, özlem duyma gibi hisleri kazandıramayacağı çok açık bir gerçektir. |
Bertrant Russel Rölativite’nin Alfabesi isimli eserinde,
“Kuşku yok ki, madde genel olarak bir oluşlar grubu olarak
yorumlanacaksa, bunu göze, optik sinire ve beyine de uygulamak gerekir.”( – Bertrand Russell, Rölativite’nin Alfabesi, Onur yay. 1974 s. 160-161) diyerek bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Bu gerçeğin farkına varan ünlü felsefeci Bergson ise, Madde ve Bellek
isimli kitabında, “dünya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim
bilincimizde vardır; beynin kendisi de bu imgelerden birisidir”-( George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, İstanbul, Sosyal Yay., 1989, s. 196) der.O zaman ruhumuza bu görüntüleri gösteren, ona gerçeğiyle aynı netlikte görüntü ve algılarla bir hayat yaşatan, üstelik bu görüntüleri kesintisiz olarak devam ettiren kimdir?
Ruhumuza, tüm görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tüm tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, herşeyin Yaratıcısı olan Allah’tır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder